MURAT SEVİNÇ
TV’deki işkence propagandasını eleştiren son yazının ardından, kimi eş dosttan anlamlı bulduğum bir eleştiri geldi. Yazının sonunda yaptığım ‘karşılaştırmanın ölçüsü’ne dair. Üç beş yıl önceki yargılama faaliyetleri esnasında ‘delil üreterek’ berbat işler yapanların, bir yandan da kendi iddianamelerini yazdıklarını dile getirmiştim. Bugün akıl almaz işler yapanlar gibi.
Buna mukabil karşılaştırmamda söz konusu olan yalnızca o günün ‘yargılamalar’ı değildi. Kimi Cemaat mensuplarının, farklı alanlarda neden oldukları mağduriyetleri, haksızlıkları da içeriyordu.
Hâl böyleyken başta ‘yargı’ konusu olmak üzere, ‘mağduriyet’ ve ‘bence yargı’ konularını biraz daha açmam gerekiyor.
Cemaat/cemaatler konusunda çalışmış biri değilim. Okumalarım, bir iki kitap, gazete yazı ve haberlerinden ibaret. Kalanı, yıllar boyu gözlemlerden, duyulanlardan, tanık olunanlardan. Dolayısıyla herhangi bir cemaatin yapısı konusunda uzun uzadıya çözümleme yapamam. Bilebildiğim şey, siyasal İslam’ın holdingleşmeye başladığı 80’li yıllardan bugüne çok bilinçli bir ‘faaliyet’ içinde oldukları, kadrolaşmada tek sorumlunun AKP olmadığı, ancak AKP döneminde zirveye tırmandıkları. Herkesin bildiği gerçekler.
Bir başka gözlem de, örgütlenmenin çok sayıda halkadan oluştuğu. Kimi faaliyetleri organize ederken, kimisi yalnızca sempatizan, yurtlarında kalmış, okullarına gitmiş, gazetelerini okumuş ya da oradan bulduğu torpille işe girmiş. Haliyle tüm mensuplarını/meraklılarını aynı kefeye koymak zırva olduğu gibi, 15 Temmuz’da köprü bombalayan ile kamu kurumunda şoförlük yapmış ya da vaaz videosu seyretmiş insana aynı/benzer muamele yapmak, haklarında aynı terminolojiyi kullanmak, izan ve hukuk dışı. Üstelik herhangi bir cemaatin ‘sempatizan’ı olmak suç değil. Aksi halde halihazırdaki cemaat ve tarikatların sempatizanlarının nereye konulacağı da bir sorun olur.
Ezcümle, aynı yolun yolcusu olan, dini kisve içindeki çıkar/ihale ‘kurumlar’ı bunlar. İçlerinden biri ve kuşkusuz uzun yıllar en ‘muteber’ kabul edileni fazla güçlendi, iktidarla belli bir tarihten sonra muhtelif gerekçelerle papaz oldu ve ‘görünen o ki’ hayli örgütlü bir kesim mensubu silaha başvurarak yasal olanı devirmeye kalktı.
‘Görünen o ki’, ifadesini kullanıyor olmamın nedeni, darbeyle ilişkili oldukları iddia edilenlerin de, henüz yargılanıyor oluşları. ‘Ben’ Fethullahçıların/Cemaat’in (güncel adıyla FETÖ) yediği herzelerden emin olabilirim, ancak ‘ben’ yargı organı değilim ve ‘benim’ emin oluşum, ‘benim’ dışımda hiç kimseyi, hele ki yargı organlarını ilgilendirmez. Nitekim yazının konusu da bu: ‘Bence yargı’ düzeninin yol açtığı adaletsizlik.
Aşağıda ‘yargı’ konusuna dönmek üzere, önce tek sorunun yargılamaların vahametine dair bir ‘karşılaştırma’ olmadığını bir kez daha yinelemek isterim. Şöyle ki:
Yıllarca tanık olduklarımız, yalnızca delil üretmek ve saçma sapan iddianamelerden ibaret değildi. Bürokrasinin ve ticaretin her hücresine nüfuz etmeye çalışan bir örgütlenmeden söz ediyoruz. Nüfuz ederken ayak kaydırmaktan çekinmeyen, insanları itibarsızlaştırmaya çalışan bir örgütlenme. Gidin Ankara’ya, herhangi bir bakanlığa girip aklı başında bir orta/üst düzey bürokrat bulun, size yıllar içinde tanık olduklarını anlatsın. Burada hemen şu anda aklıma gelen örneklerden yalnızca bir ikisini vermek istiyorum. Diplomasiye, akademiye ve yargıya dair:
İlki diplomasiden. Dışişleri’nin son yıllarında sınav sistemini değiştirdiler ve ilk elemeyi test sınavına dönüştürdüler. SBF’yi bitiren ve hakikaten çalışkan olduğunu bildiğim çocukların büyük kısmı o test sınavını geçemedi. Bazen sınav sonrası sohbet ettiğimizde, bazı soruların konusunu yaşamlarında ilk kez duyduklarını söylüyorlardı. Yalan olmasın, benim de fikrim yoktu! O yıllarda sınavı kazanan herkesin Cemaat mensubu olma ihtimali yok kuşkusuz. Hak ederek giren çok insan vardır. Fakat, giriş sınavı yabancı dil çeviriyle yapılan bir bakanlığa alınanlar, ilk kez o dönemde ‘dil kursu’na gönderildi! Ve ilk kez, Dışişleri’ne alınan meslek memurları, eski memurlara ‘monşer’ demeye başladı. Durumun vahametini anlayın diye yazıyorum bunları. O yıllarda dışişleri bakanı olan zat, bugün ortalıkta gülümseyerek dolaşıyor.
İkinci örnek akademiden olsun. Üniversitede durum neydi dersiniz? Pek çok üniversitenin rektörü nasıl seçiliyordu sizce? Kadrolar nasıl çıkıyordu, hangi ölçütlerle? Jüriler nasıl oluşturuluyordu? Üniversite olduğu iddia edilen kurumların halini ayrı bir yazıda ele alacağım için şimdilik uzatmayacağım. Rektör seçimine ilişkin tek bir örnek: Tanıdığım, niteliğinden kuşku duyulamayacak bir öğretim üyesi hekim, gönüllü gittiği bir taşra üniversitesinde, orayı biraz daha üniversiteye benzetmek için rektör adayı olmak istemişti. Bu kararını sevinerek destekleyen meslektaşları olmuş. Seçimden yaklaşık bir yıl önce o üniversiteye başka bir şehirden bir öğretim üyesi gelmiş. Gelen öğretim üyesi doçentmiş. Hızla profesör olmuş! Hadi tahmin edin; evet, rektör adayı olup seçimi açık farkla kazanmış. Cemaatçilerin yoğun desteğiyle. Yakınımın fakültesindeki bir meslektaşı, seçimden önce, ‘Abi kusura bakma,’ diyerek göstermiş cemaatine sadakatini! Belli ki o rektör işini biliyormuş ama; zira hâlâ rektör. Oy verenlerin bir kısmı ise cezaevinde. Böyle bir çıkar örgütlenmesinden, adaletsizlik ve iş bilirlikten söz ediyorum.
Türkiye gibi bir ülkede, ortalıkta bu kadar çok profesör oluşu size de garip gelmiyor mu? Nasıl oluyor ki acep? TV’de, cümle kurmaktan aciz adamları seyrediyorsunuz değil mi? Canım profesör olmak için cümle kurmak şart mı!
Sonuncusu yargıdan. İş görme yöntemleri hakkında daha açık fikir vermek için. 2010 dalavereci anayasa değişikliği üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti. Anadolu’da hakimlik yapan bir arkadaşım aradı. Halkoylamasında ‘Evet’ oyu vermişti. Bu oyu, daha çoğulcu bir yargı özlemiyle verdiğinden hiç kuşkum yok. Arkadaşım, değişiklik ardından yargının HSYK eliyle tümüyle Cemaat’in etkisine girdiğini söyledikten sonra, dertlendi: “Çok eleştirdiğim ulusalcı yargı yalnızca haksız biçimde ihraç ediyordu, ama başka bir şey yapmıyordu. Bunlar cebime esrar koyarsa hiç şaşırmam!”
Örnekler can sıkacak kadar çok. Dediğim gibi, deneyimli ve ‘ekşi yememiş’ bir bürokrat bulun, uzun uzun anlatsın! Söylemek istediğim, karşı karşıya olunan örgütlenmenin vahameti ve nerelere, hangi yöntemlerle sızdığı, pervasızlığı.
Peki, 15 Temmuz sonrası işe girmelerde ‘liyakat’ mı esas alınıyor dersiniz! Güldürmeyin.
Tabii haklı olarak hemen şu tepkiyi verecek çoğu okur: “Canım tek başına mı yaptılar?” Eh sorun da bu zaten. Ve öyle bir sorun ki, üç kuruşluk adalet duygusu olan her yurttaşı çileden çıkarıyor. Şu anda gücü elinde tutan irili ufaklı idarecilerin ve havuz medyası sakinlerinin ‘halis zeytinyağı’ konumunda oluşu hakikaten akıl alır gibi değil. Giderek gerçeklik duygusunu kaybediyoruz tanık olduklarımız karşısında.
Gelelim yargılama ve mağduriyetlerin ‘karşılaştırılması’na.
Bir önceki yazıda altını çizmeye çalıştığım sorun, o dönemin yargı faciasının, bugün içerik değiştirerek devam ediyor oluşuydu. Elbette muhatap olan insan sayısı karşılaştırılamayacak ölçüde çok. Buna mukabil, ‘adaletin doğru dağıtılmaması’ hastalığı sürüyor.
Ergenekon yargılaması esnasında ‘torba’daki isimlerden bir kısmının darbe planlayıcısı olabileceğini, bir kısmının ise muhalifleri ezmek hedefi nedeniyle eziyet gördüğünü düşünüyordum. Hâlâ aynı kanıdayım. O davalardaki birileri katil kılıklı, yazar çizeri hedef gösteren heriflerdi. Bugünkü yargılamalardaki sanıkların bir kısmının türlü yasa dışılıkların içinde olduğunu; buna karşın işinden edilmiş on binlerce insanın bir darbe girişiminde rol almış olamayacağını düşünüyorum. Aksi yönde bir iddia akıl dışı olur. Daha da Türkçesi: Yıllar önce Ergenekon’da yargılananların belki tümü darbeciydi. Belki hiç biri değildi. Bugün de aynı şey geçerli.
Sorun şu ki, askıdaki anayasasında ‘hukuk devleti’ yazan bir devlette, benim, sizlerin suç ya da suçsuzluktan kuşku duyuyor ya da duymuyor oluşumuzun bir değeri yok. Olmamalı. Savcı değiliz, hakim değiliz, temyiz organı değiliz. Benim, bizlerin kanaatleri beni ve bizleri ilgilendirir. Yargının işi suç isnadını, deliller ışığında değerlendirip karar vermektir. Karar, ulusal ve uluslararası hukuk tarafından benimsenmiş ‘adil yargılama’ ilkelerine uygun olmak zorundadır.
Bu yapılmadığında geriye kalan bir yargılama faaliyeti değil, ‘düşman ceza hukuku’ rezaletidir. Geriye kalan, benim, bizlerin kanaatleridir. Geriye kalan ‘bence’ yargı düzenidir. Geriye kalan, mülkün temelini oymaktır, yok etmektir. Geriye kalan, bir sonraki yargı rezaletine çok sevinecek on binlerce yeni mağdur yurttaş, yüzbinlerce yeni aile ferdi biriktirmektir. Geriye kalan daha çok kin ve daha çok öfkedir. Geriye kalan, dün adil olmayan yargıdan şikâyet edenlerin, bugün örneğin Altan kardeşlerin aynı zihniyetle karşı karşı kalışına sevinmeleridir. Geriye kalan, sıradan bir memur işten atılır ve ailesiyle birlikte perişan edilirken kimi ‘sorumlu’ idarecilerin sırıtan yüz ifadeleridir. Geriye kalan, bir bankayı açanların değil, o bankaya para yatıranların eziyet gördüğü yüzsüzlük düzenidir.
Adil yargılamayı savunmak da, diğer pek çok anayasal ilke açısından olduğu gibi ‘hamileliğe’ benzer. Az adil, çeyrek adil karar olmaz. İddia, savunma ve yargılama ayaklarından oluşan süreç ‘adil’ olmazsa, yargılama faaliyeti çöptür. Başka hiç bir şey değil.
Türkiye’de birileri, hazzetmedikleri kim var kim yok, yok olsun istiyor. On binlerce insan sorgusuz sualsiz işinden edildi, binlercesi içeri atıldı. Ardından, başta AİHM olmak üzere dostlar alışverişte görsün bir komisyon kuruldu. Temel niteliği ‘karar vermeye başlamamak’ olan bir komisyon. Ne böyle bir OHAL, ne böyle OHAL KHK’leri ‘mümkün’dür, ne de böylesi bir yargılama faaliyeti. Adil olmayan uygulamalar dün nasıl çöktüyse, yarın da öyle çökecek. Bugün sevinenler yarının mağduru olacak, ‘Bence suçlu’ yargı düzeninde.
Hukuka aykırılığın, ilkesizliğin, toptancılığın ve bu ölçüde bir hoyratlığın, toplum ortalamasını daha da acımasız ve ahlaksız hale getirmek, daha çok acı vermek dışında bir işlevi yok…