Sürece sosyalist bakış: Silahlar sussun

Erdal Güven
Erdal Güven
Mesleğe 1991’de Cumhuriyet'te başladı. Yeni Yüzyıl ve Radikal’de çalıştı. Ocak 2013'ten bu yana Diken’in yayın yönetmeni.

ONUR ÖNCÜ

@oencueonur

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başlattığı ‘süreç’te DEM Parti heyeti İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan’la ikinci görüşmeyi de yaptı.

Fotoğraf: AA

İlk görüşmenin ardından DEM Parti heyeti Meclis’teki partileri tek tek ziyaret etmiş, sadece İYİ Parti kapısını kapatmıştı.

Bahçeli’nin “PKK silah bıraksın, kendini lağvettiğini açıklasın” sözleri nihayete erecek mi? Kürt meselesi demokratik yollardan nasıl çözülecek? Kamuoyunun merakla yanıt beklediği iki temel sorunun yanıtını zaman gösterecek.

Peki Türkiyeli sosyalistler ‘süreç’ tartışmasına nasıl bakıyor? Sosyalistlerin bu sürece ilişkin katkısı ne olabilir? Uzun yıllardır sosyalist sol içinde de büyük tartışmalara neden olan Kürt meselesine bakış, bir kez daha yeni tartışmalara neden olabilir. Ancak tüm sosyalistlerin uzlaştığı tek konu, silahların susması…

SOL Parti, EMEP, ESP, TKH, TÖP, EHP ve Halkevleri Genel Başkan ve temsilcileri Diken’e konuştu.

Önder İşleyen / Sol Parti Başkanlar Kurulu 

Gücünün sonuna gelmiş siyasal islamcı tek adam rejimi, tıpkı bugüne kadar olduğu gibi bir hileli iktidar oyunu peşinde. Suriye’de ABD-İsrail planı dahilinde cihatçı çetelerin Şam’ı fethi, bunun için bir fırsata çevrilmeye çalışılıyor. Bu sayede büyük oranda kaybettiği Amerikan desteğini, Trump’un “Akıllı ol” uyarılarıyla sınırlarının çizildiği yeni rolü kabullenerek kazanmaya çalışıyor.  

Bahçeli’nin elindeki ‘barış’ı bundan ayrı düşünmek mümkün değil ki bu ‘paradigma’ da iktidar tarafından ‘Türk-Kürt ittifakı’ adı altında Türkiye sınırlarının fiilen genişlemesi biçimindeki bir yeni-Osmanlıcılık olarak ifade ediliyor. Bu yolla içerde de Erdoğan’a en az bir dönem daha başkanlık yolu açılarak rejimin kalıcılaştırılmasının yolları aranıyor.

Bunun ötesinde kamuoyunda algının aksine hem Bahçeli hem Erdoğan bunun Kürt sorununun çözümüne ilişkin yeni bir süreç olmadığını ve hatta Kürt sorununun olmadığını neredeyse her gün tekrarlamaya devam ediyor. Bir biçimde Kürt sorunu bir kez daha araçsallaştırılarak bir yol aranıyor. MHP zihniyetinin öteki temsilcilerinin de ip atıp tutarak Kürt düşmanlığı üzerinden güç kazanmaya çalıştığı bir oyuna dönüyor siyaset alanı.    

Türkiye’nin en önemli sorunlarından Kürt sorununun barışçıl ve demokratik bir biçimde çözülmesi, savaşın sona erdirilmesi kuşkusuz ki en acil konulardan birisi. Bugüne kadar bu konudaki görüşlerimiz de bir halkın nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşaması gerektiği yönündeki özgürlükçü devrimci bir anlayış içinde olmuştur. Bugün de elbette bunun sağlanması yolunda mücadelemiz sürecektir. 

Ancak, Bahçeli-Erdoğan ikilisinin temsil ettiği, anayasayla birlikte tüm yasaların ve hukukun, parlamento ve demokratik kurumların işlevsizleştirildiği, kayyumlarla ve türlü hilelerle seçme seçilme hakkının dahi yok edildiği bir faşist tek adam rejimi altında, herhangi bir sorunun demokratik çözümünün beklenemeyeceği de açıktır. Türk’ü Kürt’üyle Alevi’si Sunni’siyle bütün bir halka karşı her tür kötülüğü yapmaya devam eden ve en ağır suçları işlemiş bu rejime son vermek, onun kendi iktidarını sürdürmeye yönelik tüm oyunlarını boşa çıkarmak için birleşerek mücadele etmek zorundayız. 

‘Kayyum atamaları son bulmalı, siyasi af çıkarılmalı

Seyit Aslan / EMEP Genel Başkanı 

Ortada bir süreç olup olmadığı tartışmalı. Buna süreç denir mi, yeni bir açılım süreci mi diye baktığımızda pek öyle olmadığı anlaşılabilir. Suriye’de Kütlerin Rojava’da oluşturduğu yönetimden rahatsız olan iktidar, hem ABD ve Batılı emperyalistlerle olabildiğince karşı karşıya gelmeden, Rojava’da Kürt yönetimine müdahale etmek üzere adımlar attı. Kürt sorununda sanki yeni bir süreç başlatıyormuş gibi yapılan hamleler de bu süreçle eşgüdümlü olarak devreye sokuldu. 

Bahçeli’nin DEM sıralarına gelerek el sıkması, Öcalan’ın umut hakkından söz etmesi, Öcalan’ı DEM grubunda konuşmaya çağırmasındaki vurgunun aslı şudur: Örgütün silah bırakması ve kendisini feshetmesi.

Süreçten bahsedenler kayyum atamaya devam ediyor. Sınır ötesi operasyonlar sürdü, sürüyor. Kürt gençleri Kürtçe halay çekti diye gözaltı ve tutuklamalar yapıldı, bir günde 200’den fazla DEM Parti yönetici ve üyesi gözaltına alındı. Tutuklananlar var. Roboski katliamından sonraki yargı süreci ortada. HDP eş genel başkanları onlarca yıl hapis cezasıyla içeride. Kürt basını ve gazeteciliği sürekli baskı altında. Bunları çoğaltabiliriz…

O nedenle iktidar ve etrafındaki güçler Kürt sorununu çözmek istemiyor, çözecek gibi yapıp var olan kırıntılara, demokratik haklara el koymanın taşlarını döşüyorlar. Bu yüzden buna yeni süreç, çözüm süreci demek çok güç. İktidar bir yandan Suriye’de ve bölgede gerici güçlerle iş tutarak onları eğitip donatarak etkin olma peşinde, bir yandan da Kürtlerin haklarını budayarak sınırlama peşinde. 

İktidar ömrünü uzatma arayışının, yeni bir Erdoğan anayasası yapmanın, yeniden seçilmenin hamleleri bunlar. Bölgede emperyalistlerin yeni paylaşım planlarında pay kapmak üzere yapılan hamleler. 

Burada sadece MHP hamlesi gibi gözüken şeyin Erdoğan ile birlikte sürdürüldüğü açık. AKP-ve MHP’nin birbirlerine ihtiyaçları var. 

Kürt sorununu çözümü konusunda öncelikli olarak yapılması gerekenler var: 

1-Kayyum atamaları son bulmalı, halkın seçtiği belediye başkanları görevlerine dönebilmeli. 

2-Genel bir siyasal af çıkarılmalı. Herkesin serbestçe ve özgürce siyasal sürece katılacağı koşullar oluşturulmalı. 

3-Sınır ötesi operasyonlar durdurulmalı. Suriye’nin iç işlerine karışılmamalı. Kürtlerin oluşturduğu Rojava yönetimiyle siyasal diyalog geliştirerek barış içinde ilişki kurmalı. 

4-İçeride her türden siyasal operasyonlar durdurulmalı. 

Bu adımlar hızlıca atılarak sorunun tartışılması ve çözülmesi için ön adımlar atılmalı. Sorunun çözümü sadece AKP ve MHP’ye bırakılmaz. Ana muhalefet, Meclis’teki ve Meclis dışındaki partiler, emek ve meslek örgütleri, barolar, meslek odaları, vb. herkesin fikrini ve düşüncesini söyleyebileceği bir ortam oluşturarak eşit temsiliyetle bu süreci tartışmaya açmak gerekiyor. Kapalı kapılar ardında yapılan tartışmalar sonuç getirmez, halkın sürece katılımını örgütlemek ve katmak için tüm olanaklar açık hale getirilmeli. 

Kürt sorununun içerideki güçler tarafından çözülmediği durumda, emperyalistler ve gerici güçler onu kullanarak kendi çıkarlarına göre değerlendirmek isteyeceklerdir. Ülkede yaşayan tüm haklar ve demokrasi güçleri sorunun çözümü konusunda geri durmamalı, Kürt halkının taleplerinin karşılanması için mücadele etmeli. 

‘Sosyalistler bekleyen pozisyonda olamaz

Murat Çepni / ESP Eş Genel Başkanı  

Kürt sorununun çözümü sosyalistlerin de temel gündemi. Çünkü Kürt sorunu demek bir halkın taleplerinin karşılanması demek, diğer taraftan da bu sorunun varlığı işçilerin ve emekçilerin şovenizmden etkilenmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin gelişmesi açısından da bu sorunun çözülmesi kritik bir önem taşıyor. Sosyalistleri de bu meselenin doğrudan bir parçası olarak sayabiliriz.  

Kürt sorunu çözülemeyen değil, çözülmeyen bir sorundur. Çünkü Kürt sorununun varlığı üzerinden bir beka inşa etmeye çalışan egemen bir siyaset var. Kasıtlı olarak çözülmeyen bu sorunun çok sayıda muhatabı var. Başta sermaye, devlet blokları, şovenizmi tırmandırmak için kendine alan açan partiler var. Bunun karşısında da hem Kürt halkı var hem de tüm Türkiye işçileri ve emekçileri var.

Biz tokalaşmayla başlayan gelişmeleri titizlikle takip ediyoruz. Bir yandan anlamaya da çalışıyoruz. Şu an halihazırda nelerin geliştiği, kısa, orta ve uzun vade de planların ne olduğu konusunda henüz kamuoyuyla paylaşılmış net ve somut bilgiler yok. Adaya giden DEM Parti heyetinin yaptığı açıklamaların da Öcalan’ın yedi maddelik açıklamasının da henüz çerçeve bir metin olduğunu söyleyebiliriz. O metinden bizim anladığımız, bu sorunun çözümü konusunda tüm toplumsal kesimlerin üstlenmesi gereken görev ve sorumluluklar ve yaklaşımın hangi çizgide olması gerektiği…

Tokalaşmayla başlayan gelişmelerin nereye varacağı konusunda bir gözlem aşamasındayız. Ama şunu açık olarak söylemek lazım, sosyalistler bu süreçte yalnızca bekleyen pozisyonda olamaz. Sosyalistler olarak bu sürecin adil, demokratik, onurlu bir çizgide çözülmesi için çok temel bir rol üstlenmemiz gerektiğini söyleyebilirim. Ayrıca kuzey-doğu Suriye’ye yönelik saldırıların da durması gerekir. 

‘Çözümün karşılığı ‘Erdoğan’ı başkan yaptıracağız’ siyaseti olamaz

Aysel Tekerek / TKH Genel Başkanı  

Komünistler olarak süreci dikkatle izliyoruz. Meseleyi hem iç dinamikler açısından hem de dış dinamikler açısından ele almak gerektiği açık.

Bugün Suriye’de yaşanan süreç çok iyi değerlendirilmeli.

Artık Suriye’de bir terör yönetimi bulunuyor. Irak’ı parçalamak, Suriye’yi parçalamak istiyorlar ve bu yönde Büyük Ortadoğu Projesi adım adım hayata geçiriliyor. Böylesi bir süreçte dinci AKP ve MHP’den Kürt sorununda çözüm diye el uzatılması ya da çiçek verilmesi, manidar bulunmalı.  

Şimdi bunu şöyle yorumlayanlar çıkıyor: “Emperyalizm, bölgeyi dizayn ediyor, Kürtlerin eli güçlendi, AKP/MHP iktidarı korktu, ‘Hemen gel barışalım’ dedi.” Buradan iki şey çıkar: İlki; emperyalizm bölge siyasetine uyum gösteren bir iktidar mı yoksa emperyalizmin oyununu bozmaya çalışan bir iktidar mı sorusunun cevabı. Biz AKP-MHP’nin emperyalizmin oyunlarına bozacak bir nitelik taşımadığı konusunda çok netiz. Buradan çıkacak sonuç bizler açısından belli. AKP-MHP kanadının temsil ettiği çizgi, aslında BOP’un genel doğrultusuyla uyumu ifade ediyor. 

İkinci sonuç ise bizce daha önemli: O da emperyalizmin bölgesel adımları karşısında adım atmak zorunda kalan AKP-MHP gerçeğine işaret etmek, aynı zamanda ABD emperyalizminin bölgesel siyasetine Kürt siyasetinin onay verdiği anlamı gelir. İşte bize göre asıl üzerinde durulması gereken nokta burası. 

Çünkü Kürt siyasi hareketinin, emperyalizmle kurduğu ilişki nedense kimse tarafından sorun edilmiyor. Bu meselenin, biz komünistler açısından ciddi bir sorun teşkil ettiğinin altını çizmem gerekiyor. Emperyalizm çağında, emperyalizmle ilişkiyi yok sayarak devrimci ve sosyalist bir siyasal çizgiyi temsil etmeniz mümkün değildir. 

Buradan işin Türkiye kısmına gelirsek, AKP-MHP’nin temsil ettiği iktidar blokunun -ki aynı zamanda emperyalizmle köküne kadar uyumlu ve sermayenin asli partileridir- pragmatizmini ortaya koymamız lazım. Kürt sorununda çözüm adıyla Anayasa değişikliği ve Erdoğan’ın yeniden başkan yaptırılması. Bu ülkemiz açısından büyük bir tehlikedir. Kürt sorununda çözümün karşılığı niye Erdoğan’ın başkan olması olsun? Kürt sorununda çözüm karşılığında Anayasa’dan laiklik ilkesinin ilgası neden gereksin? AKP-MHP’nin aslında gizli ajandası budur. İkinci gizli ajanda ise İran’dır! 

Yavuz Sultan Selim paylaşımları ya da ‘siyasal Alevicilik’ gibi kavramların yandaşlar tarafından üretilmesi masum değil. Yavuz gibi Kürtlerle ittifak yaparak Safevilerle mücadele edildiği gibi İran’a karşı duralım. Bu ABD emperyalizminin yoludur. Türkiye’de bütün devrimcilerin ve solcuların çok dikkatli olması gerekiyor.  

Kürt sorunu çözümünün karşılığının yukarıda ifade etmeye çalıştığım denklemler olması gerekmiyor. Kürt sorunun çözümün karşılığı “Erdoğan’ı başkan yaptıracağız” siyaseti olamaz. İlk çözüm sürecinde, yaptırmayacağız demişlerdi ancak Erdoğan başkan oldu, Demirtaş’a hapis düştü. Bugünkü sürecin ne götüreceğini ise hep birlikte göreceğiz. Aynı şekilde Kürt sorunun çözümü için ABD emperyalizminin İran’a saldırması, Irak’ı ve Suriye’yi parçalamasına evet demek zorunluluğu bulunmuyor.  

Kürt sorununun çözümü, bu anlamıyla ABD emperyalizminin, Siyonist İsrail’in ve AKP-MHP blokunun çıkarlarına meze ediliyor. Neden buna onay verelim? Şimdi bize “Barış istemiyor musunuz, kan dökülmeye devam mı etsin, savaş sürsün, analar ağlasın mı?” diye sorularla gelmeyin. Bunun karşılığı bu değil.  

Komünistler olarak biz savaşa karşıyız. Kürt sorununda şiddete karşı durduğumuz gibi silahlı bir çözümün de olamayacağını zaten yazıp söylüyoruz. Silahlar susmalı, şiddet, hukuksuzluk, baskı bitmeli, terör sonlandırılmalıdır. Aynı şekilde Türkiye’nin bölünmesine karşı durduğumuz gibi bugün Irak ve Suriye’nin parçalanmasına da karşı durmak, meselenin mantıksal bütünlüğü! Suriye’yi parçalayıp Türkiye’de birlik beraberlik beklemek mümkün değildir. Fetihçilikten ve Osmanlıcılık kılıfı altında ABD’nin böl-yönet-parçala siyasetinden ulusal kurtuluş ya da özgürlük bekliyorsak tarihsel olarak büyük bir yanılsama içinde olduğumuzu ifade etmemiz gerekiyor. 

Çünkü Kürt sorunu hem ulusal bir sorun olarak Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi ve hem de sınıfsal bir sorun olarak sosyalizm mücadelesiyle doğrudan ilintilidir. Bu açıdan AKP ve MHP’den Türkiye’ye demokrasi, Ortadoğu’ya istikrar gelebileceğini düşünen var mı? Kimse kimseyi kandırmamalı.  

Biz AKP-MHP’nin bugün temsil ettiği rejimin, gerici bir rejim olarak ülkeyi daha da geriye götürdüğünü, ülkeyi emperyalizmin sultasına tam boy soktuğunu, doğrudan patronların ve uluslararası tekellerin çıkarlarının uşağı olduğunu görüyoruz, biliyoruz, söylüyoruz. Buradan patronlara, emperyalist tekellere, Hizbullahçılara, Türk müteahhitlerine alan açılır, ancak emekçi Kürtlere hiçbir şey çıkmaz, demokrasi ise hiç çıkmaz! Dünyanın neresinde görülmüş bir dinci ile bir faşistin demokrasi getirdiği! 

Yeni bir mücadele hattının inşa edilmesi gerektiği açık. Açıktır ki Kürt siyasetinde sol-sosyalist-devrimci damar da ne yazık ki tıkanmış durumda. Ama tıpkı 1980 gibi Türk ve Kürt devrimcileri birlikte yeni bir mücadele dönemini başlatacaklardır!  

Benim bir Kürt komünisti olarak, Kürt emekçilerine söyleyeceğim tek şey, ABD ile Erdoğan ile ve Bahçeli ile demokrasi gelebileceğini düşünmüyorum. Bu ülkeye demokrasi gelecekse onu da Türk-Kürt-Arap bütün emekçilerin ortak mücadelesi getirecektir. 

‘Sosyalistler bu sürecin akıl merkezi değil

Juliana Gözen / TÖP Dönem Sözcüsü  

Nerede duracağız, ne yapmalıyız sorularını yanıtlamadan önce süreci nasıl değerlendirdiğimizi ortaya koymamız gerektiğini düşünüyoruz.  

2015’ten bu yana Kürt halkına açtığı savaşla ayakta duran faşist koalisyon ekim ayında mecliste başlattığı konuşmalar ardından İmralı’yla gerçekleştirilen görüşmelerle yeni bir oyun kurmaya çalışıyor. 

Bu köklü değişikliğin arkasında ne rejimin faşistleşme sürecinden herhangi bir sapma var ne de bu süreç sadece birilerinin tasarrufunda belirleniyor. İktidar koalisyonunu bu köklü politika değişikliğini yapmaya zorlayan hareket halinde olan bölgedeki gelişmeler ve yerel seçimlerde kendini ifade eden mevcut ekonomi politikalarının sonucunda içeriye doğru büyüyen sınıf temelli rahatsızlık. 

İsrail’in Gazze katliamıyla başlayan, Suriye’de Baas rejimini sonlandıran ve bölgede büyüyecek bir savaşa doğru giden yeni tasarım sürecinde belli ki Türkiye devleti ve sermayesi kurulacak yeni dengede rol kapmak istiyor. Tedarik ve lojistik zincirler, enerji sevkiyatı; Türkiye kapitalizminin içi içine sığmıyor. İşte, bu karmaşık sürecin arkasında böylesi hesaplar var. 

Bir yandan kazanılmış belediyelere kayyum atanmaya devam ederken diğer yandan devletin ve Dem Parti’nin belirlediği heyet görüşmeleri yapmaya devam ediyor. Sürecin karakterini yansıtan iki ucun aynı anda devrede olduğunu görüyoruz.  

Bölgede oluşan yeni durumda inisiyatif almak içerde belirleyebildiğin oranda mümkündür bugün iktidar açısından. 

İç cephe süreci aslında iktidarın kendi ikbal hesaplarının bir ürünü olarak ortaya çıktı. Ama Öcalan’ın mesajı açıktı. Belli ki demokratik ve adil bir barışın imkanlarını arıyor. Bu arayış mantıklı ve sonuna kadar zorlanması gereken bir arayış. Bir barış kırıntısı ihtimali bile kovalanmaya değer. 

Kürt halkının sorunlarının barışçı çözümünü konuşmak için bu dönemin olanaklar barındırdığını düşünüyoruz. En ufak olanağın dahi değerlendirilmesi, oluşacak ‘masada’ Kürt halkının taleplerinin daha güçlü savunulmasını ve onurlu bir barış imkanının güçlenmesini sağlayacaktır; bunu aynı zamanda görevimiz olarak görüyoruz. 

Aynı zamanda faşist ittifakın bu süreci Kürt halkını teslim alarak, muhalefeti çözerek, halkı örgütsüzleştirerek ve savunmasız bırakarak götürmek istediğinin de farkındayız. 

Sosyalistler bu sürecin akıl merkezi değil. Akıl bu sürecin özneleridir. Sosyalistlere düşen burayla bakışımlı mücadeleyi ortaklaştırmak ve barışı Türkiye’nin emekçilerinin gündemi yapmak, böylece barış mücadelesinin büyümesine ön ayak olmak. Öte yandan Kürt halkının siyasal öznelerine kaygıları iletmek ve barış perspektifi sunmak ve bunun ortaklaşma zeminini aramak başka bir şey, sürekli akıl vermek ve uyarmak başka bir şey. İkincisi ezen ulus sosyalistliğinin pratiklerine denk düşüyor. Kürt siyasal iradesi de herkesin dillendirdiği riskleri görüyor. 

2024 yılında saldırıların içinde çiçek gibi açan grevler, direnişler; kayyumlara karşı büyütülen direnişler, yayılan ve büyüyen itiraz sesleri; işte bizim safımız. Bu safı sıklaştırmalı ve büyütmeliyiz. 

‘Bu fırsatın değerlendirilmesi gerekir

Hakan Öztürk / EHP Genel Başkanı 

Türkiye’de Kürt meselesiyle ilgili koşullar çok ağır. Her aşamada bir sorun yaşıyoruz. Yakın zamanda kayyumlar tezahür etti. Ama bunun ötesinde her dönem bir çatışmalı süreç söz konusuydu. Türkiye kamuoyu tüm dikkatini buna veriyordu. Biz her zaman bu kanayan yarayı durduramıyor vaziyetinde olduk. O nedenle sorun bu kadar büyük iken, Kürtlerin talepleri meşru iken- gerek dil, yerel yönetimler olsun gerekse kültür konusunda olsun- elbette buna odaklanmamız gerekir. Ve sorun bu kadar büyük ise ortaya çıkan bu görüşme ihtimallerini olumlu değerlendirmek gerekir. Buna bir alan bırakmak gerekir.  

Bu konu nasıl dile getirilmiş oldu? “Abdullah Öcalan mecliste konuşabilir vaziyete gelsin yahut bu sürecin çözüme kavuşabilmesi için konuşsun” denildi. Siyasette “bu olmasın” denilebilecek bir yol olamaz. Bu denildiyse tabii ki bir konuşma, bu işi bir diyalog yoluyla çözme girişimi olacaktır. Zaten DEM Parti cenahı da böyle karşıladı.

Bu meseleyi “Bu kişiler samimi midir”, “Tam olarak demokrat mıdır” gibi ele almamak gerekir. Değiller tabii ki. Ama zaten sizin sürtüşme içerisinde olduğunuz, bir politik mücadele verdiğiniz kesimler bu açıdan ideal olmaz. Kürt hareketi senelerdir bir mücadele yürütüyor. O anlamıyla taraf belli. Karşısında onun dediklerini dikkate almayan bir taraf var. Ama o taraf diyor ki, “Konuşalım”. Her ne kadar genel olarak tutum demokratik olmasa da bir taraftır. Bir taraf görüşme eğiliminde olursa, doğal olarak bu görüşme gerçekleşir. Bu fırsatın değerlendirilmesi gerekir.  

“Eşitlik ve barış istiyorsak taraf olmak zorundayız”

Nebiye Merttürk / Halkevleri Genel Başkanı  

Kürt sorununun çözümsüz bırakılmış olması, bu ülkede yalnızca Kürtlerin değil bütün halk kesimlerinin baskı altında tutulmasının, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesinin temel nedenlerinden biridir. Eğer bu memlekette eşitlik, özgürlük, barış istiyorsak bu sorunun çözülmesinden yana taraf olmamız gerekiyor. Bunu yalnızca Kürt halkıyla dayanışmak için değil, Kürt halkının kültürel ve siyasal taleplerinin özgünlüğünü yadsımadan, dayanışma ve desteğimizi esirgemeden ancak Fırat’ın batısında sürdürülen toplumsal mücadelelerin yükseltilmesi gereğini de ikincilleştirmeden yapmamız gerekir. Daha açık ifade etmek gerekirse, sosyalistlerin ilkesel doğrulardan hareketle Kürt hareketinin destek gücü olması değildir gerekli olan. Sosyalistler Türkiye’nin ezilen halk kesimlerini bu baskı ve sömürü düzeni karşısında harekete geçirebildiği ve örgütleyebildiği ölçüde, Kürt sorununun demokratik çözümünü talep eden gerçek bir toplumsal temel yaratmış olacaktır. Yıllardır karşımıza çıkan bütün o ‘müzakere’, ‘barış’, ‘çözüm’ süreçlerinin sorunu daha da çözümsüz hale getiren savaş, baskı, katliam, imha, sindirme operasyonlarıyla sonuçlanmasının nedeni de böylesi bir toplumsal temelin yokluğudur. Sosyalistlerin sürece en büyük katkısı ilkesel doğruları dile getirip dayanışma ifade etmek değil, bu temelin yaratılması için çabalamaktır. Bunu uzun vadeli bir temenni olarak değil acil bir görev olarak tanımlıyoruz.  

Şimdi iktidar tarafından önümüze ‘çözüm’ diye çıkan seçenekler neyin çözümü diye düşünmek, tartışmak zorundayız. Ya da bu süreç hangi dinamiklere dayanıyor.

Özellikle 2015’ten bugüne kadar Kürt sorununun inkârına dayanan, Kürt siyasetini her düzeyde tasfiyeyi amaçlayan, Kürtlere karşı savaşı ülkeyi baskı altında tutmanın temel aracı haline getiren Saray rejimi ne oldu da şimdi bir anda yeni bir çözüm arayışına girdi? Devlet Bahçeli bir anda ne oldu da böyle bir inisiyatif aldı?

Süreç kamuoyuna ilan edilmeden yaşananları hatırlayalım. Meclis açılırken Tayyip Erdoğan ‘iç cephe’ çağrısı yapmış, Devlet Bahçeli de mecliste DEM Partili vekillere el uzatmasını bu ‘iç cephe’ çağrısı ekseninde açıklamıştı. Bu aynı zamanda 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze savaşının bölgeye yayılması, Hizbullah ve Hamas önderliklerine dönük suikastler, Lübnan ateşkesi ve Suriye’de Esad rejiminin düşmesi gibi birbirleriyle ilintili ve Ortadoğu bağlamında yaşanan büyük gelişmeler. Ortadoğu’da ABD ve İsrail ekseni İran liderliğindeki Direniş Ekseni’ne karşı savaşı ilerleterek bölgedeki güçler dengesini ve haritaları yeniden şekillendirmeye girişiyor. Saray rejimi bu noktada Esad’ı deviren HTŞ’nin asıl destekleyicisi olarak, İran ekseni karşısında ABD’ye güvenilir bir müttefik olduğunun mesajını verdi. Şimdi bu süreçte etkin bir rol alarak daha etkili bir bölge gücü olmak istiyor. Ancak çözmesi gereken iki sorun var. Birincisi, iktidarın içeride giderek eriyen toplumsal desteği ve bir türlü askeri ya da siyasi olarak yenilgiye uğratamadığı, tasfiye edemediği Kürt hareketinin akıbeti. 

Saray rejimi hem Kürt hareketinin bu süreçte bölgede daha ileri inisiyatifler alarak statü elde etmesini engellemek hem de toplumsal desteğinin erimesinin kendisi için yaratacağı yıkıcı sonuçları bertaraf etme amacıyla karşısındaki muhalefet güçlerini dağıtmak istiyor. Kürt hareketine yapılan çağrıları böyle değerlendirebiliriz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yerel seçimlerde de HDP/DEM Parti’nin tutumları, o tutumlar doğrultusunda örgütlenmiş Kürt halkının sandık tercihleri Cumhur İttifakını zora soktu. Kritik belediyelerin muhalefetin eline geçmesinde önemli bir faktör oldu. Şimdi Saray Rejimi karşısındaki muhalefetin bu etkisini kırmak istiyordu ancak tam bir yol da bulamıyordu.

Bu yüzden Suriye’de ortaya çıkan gelişmeleri fırsata çevirmek istiyor. Kürt halkının da Rojava gerçekliği hem bir yandan kazanmış olduğu statüyü koruma ve kalıcı hale çevirme arayışına onu yönlendiriyor hem de ABD’yle kurmuş olduğu çeşitli işbirliği ilişkileri bu arayışı ABD’nin çıkarları ekseninde bir şekillenmenin içerisine yerleştiriyor. Türkiye bu noktada Kürt hareketinin silahlı güçlerinin ama özellikle de PKK’nin tasfiyesi, YPG/PYD/DSG’nin Suriye’de kurulacak yeni yönetime teslimiyeti, içeride de DEM Parti’nin iç cephe konseptine uygun olarak hareket etmesi hedeflerini geliştirdi.

Aslında kabaca özetlersek yeni süreç bir tür toplumsal barış talebiyle değil de Ortadoğu bağlamında ortaya çıkan gelişmelerin tetiklemesiyle, onları fırsata çevirme arayışlarıyla ortaya çıktı. Ancak Türkiye’yi yönetenler bir barış ve çözüm arayışında değil bir teslimiyet dayatmasında. Elbette Kürt hareketi onlarca yıllık mücadele tecrübesiyle sürecin bütün boyutlarına hakimdir. Tam da bu yüzden bir yandan müzakere yürürken aynı zamanda mücadeleyi de yükselten hamleler geliştiriyorlar.

Sosyalistler açısından ise durum daha karmaşık. Bugün ülkemizde etkili bir sosyalist siyasal varlıktan söz edemeyiz. Bu eksiklik tam da böyle siyasal süreçlerin toplumsal taleplerle şekillendirilmesinde, egemenlerin siyasal etkisinden çıkartılıp halkın sahiplendiği ve belirleyici olduğu süreçler haline gelmesinde bir eksiklik yaratıyor.

Sosyalistlerin ülkemizde kangrene dönüşmüş bu sorunla ilgili olarak Kürt hareketinin iktidarla müzakere yürütmesine itiraz etme lüksü yok elbette. Ya da uzun yıllardır savaşın ağır bedellerini bir halka akıl verecek bir şekilde de hareket edilemez. Ancak sürecin belirleyicisi güçler denklemine baktığımızda emperyalizmin bölge planlarını da, düzen içi dizayn niyetlerini de, Saray rejiminin tasfiye hedeflerini de görüyoruz. Bu süreci, iktidarla Kürt hareketi arasında olmuş bitmiş bir anlaşmanın uygulanması şeklinde değil, farklı düzeyde çatışmaları da içeren bir müzakere süreci olarak görüyoruz. Kürt hareketinin toplumsal temelindeki güçlü proleter gerçekliğin, kadın dinamiğinin, seküler temelin, düzen karşıtı temelin, düzen içi çözüm ya da tasfiye planlarını zora sokan ve sosyalistler açısından dikkate alınması, el uzatılması gereken dinamikler olduğunu da biliyoruz.  

Dolayısıyla barış ve kardeşlik özlemleri temelinde bir çözüm süreci geliştirilebilmesinin ancak tüm ezilen halk kesimlerinin bu baskı ve sömürü düzeni karşısında harekete geçirebildiği ve örgütleyebildiği ölçüde mümkün olacağını görüyoruz. İktidarın karşısına son 10 yılda kitlesel ve militan biçimlerde çıkan, son yerel seçimlerde görüldüğü üzere kitle temeli daha da genişleyen ve tam da bu süreçte iktidarın sindirmeye, perdelemeye çalıştığı toplumsal hoşnutsuzluğu örgütlemeliyiz. Sınıfsal temeli güçlü bu toplumsal gerçeklik tek güvencemizdir, onu bu savaş iktidarı karşısında, faşizm karşısında örgütlemek, halkı örgütsüz, siyasetsiz ve savunması bırakmamak acil görevimizdir. Denebilir ki bu uzun soluklu bir mücadele. Doğru. Kürt sorununun çözümü de öyle.