“Eğer ilk perdede duvarda bir tüfek asılıysa, son perdede o tüfek mutlaka patlamalıdır. Aksi takdirde onu oraya asmayın.”
Çehov’un böyle dediğini bilmeyenimiz yoktur sanırım. Oyuna gideriz ve dekorda bir yerde tüfek arar gözlerimiz, orada bir yerde ve bir biçimde asılmışsa, biliriz o tüfek patlayacaktır. Tüfek patlar mı, çıkan ses merminin, barutun vs. sesi midir şimdi konumuz değil.
Konumuz henüz duvara asılmamış olan tüfeğin patlamış olmasıdır.
Basılmamış kitabın yasağı
Ekrem İmamoğlu tutuklu kaldığı sürece savunma yapamadığını, kendisine isnat edilen suçlarla savunma için ayrılan zamanın eşitsiz olduğunu dile getirdi. Nihayet savunma metnini bir kitap yaparak sesini dışarıdakilere ulaştırmak istedi.

Yazmanın bir amacı da bu değil midir, yazmak ve okumak bir iletişim biçimi diye düşünüyorum. Yazar bir metinle okura ulaşır, onunla iletişim kurarak etkilemeye çalışır, doğruları ya da hayatı, trajediyi ya da komediyi kendi gözünden görmesini ister. En azından bunun için çaba gösterir.
Memleketin hapishanelerinde yazılanlardan bahsedecek olsak ciltler boyu kitap çıkar. Mapusaneden hapishaneye, hapisaneden cezaevine en nihayetinde ‘ceza ve infaz kurumu‘na ve hatta bir ‘yerleşke‘ye dönüşen sistem, var olduğu günden beri yazar ve şairleri avlusunda volta atmaya zorladığı gibi, yeni yazar ve şairlere de yataklık ediyor. Gerçi bu sıralar komedyenler için bile durum düşündüğümüzün ötesinde. Dakikasında değişen tutukluluk kararları artık hiç kimseyi şaşırtmıyor. Kimi kuyu tipinde güneşe çıkarılacağı zamanı bekliyor, kimi de yağlı yediğinden olsa gerek damar tıkanıklığından acile kaldırılıyor. Geçmiş olsun.

Unutamadıklarım
Tarihin hiç de saklı olmadığı damarlarında gezindiğimizde 1900-1999 yılları arasında basılmış en önemli kitaplardan ve çoğu ‘otorite‘ye göre en önemli romanı olan Ulysses elbette James Joyce gibi bir yazarın da başına bela açtı. The Little Review dergisi Ulysses’i tefrika etmek istedi. Radyoda arkası yarın ve radyo tiyatrosu var mıydı o yıllarda araştırmadım, ama televizyon olsa da dizi filmlerin olmayacağı kesin. Ne olacak peki elbette okuru devamlı kılmak için dergi ve gazetelerde tefrikalar yayımlanacak. Mart 1918 ile Ocak 1920 tarihleri arasında tefrika edilen Ulysses’in tamamı değil birkaç bölümü sansüre uğradı.

Müstehcen ve gayriahlaki bulunduğu için The Little Review sayfalarında yayımlanan ilgili sayıları toplatıldı ve imha edildi.
Yazıyorsan sansüre uğrayacaksın diye adı konulmamış bir yasa olsa gerek.

Ulysses diye bir roman çıkmış dediler, Ekim 1996’da aldık okuduk hepimiz. Nevzat Erkmen çevirisi muhteşem, ama Joyce ne diyor anlamadık, okumuş olmakla kaldık. Dünyanın en önemli romanlarından biri kabul edilen Ulysses de sansürden payını almış maalesef. Daha çıktığı ay alıp okuduğum romanın ilk baskısı nerede, kimin kitaplığında kim bilir, bende 7. baskısı var heyhat. Bir gün belki hayatta, gelecekteki günlerde, bir teselli ararken Fuat Sevimay’ın Ulysses çevirisini de okuyabiliriz tabi. Okumuyorsak sebebi var, o sebep de yazının içinde zaten.
Benim favorim
2016 yılı, Ocak ayının ilk yarısı İzmir’de Şükrü Erbaş’a şiirlerini oturarak okuması gerektiği dikte edildi. İzmir Kirazlı’ya davet edilen şair Şükrü Erbaş’ın şiir dinletisine gelen İlçe Emniyet yetkililerinden biri, “şiirler ayakta okunursa müdahale ederiz” dedi. Şairin oturarak okuması halinde herhangi bir sorun olmayacağı dile getirildi ve bir otelde yapılması planlanan etkinlik, Eğitim Sen Ödemiş ilçe başkanlığına taşınarak devam etti. Demek ki, sözcüklerin ayakta seslendirilmesiyle oturularak seslendirilmesi arasında bir ‘devlet güvenliği’ meselesi var ve biz bunun farkında değiliz.

Geçen Dalaman Kitap Fuarı’nın muhteşem atmosferinde Şükrü Erbaş yaklaşık bir saat kadar ayakta konuştu ama öncesinde ve sonrasında bir şey olmadı. Ben de oradaydım, Şükrü abi oturarak kitap imzalarken vedalaştım kendisiyle, sonrasında bir şey olduysa haberim yok.
İmamın Ordusu
Ekrem İmamoğlu da anımsayacaktır eminim, Ahmet Şık bir gazeteci olarak hazırladığı İmamın Ordusu kitabının bütün kopyaları bir an önce imha edilmeliydi. Aklımda kalanları yazacağım buraya. Radikal gazetesinden, Ahmet Şık’ın avukatlarından ve İthaki Yayınları bilgisayarlarından İmamın Ordusu dosyaları silinip alınmak için operasyonlar yapıldı. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, İmamın Ordusu başlıklı kitap dosyasına ‘örgütsel doküman‘ olduğu gerekçesiyle el koyma kararı vermişti.

Tüfek gene patlamadı çünkü ortada patlamasını gerektirecek bir sahne yoktu.
Dosya PDF haline getirilip internete yüklendi ve 000kitap- dokunan yanar adıyla dolaşıma sokuldu. Deniz Göktaş’ın gösterisinin birkaç günde milyonların izlemesi gibi, Ahmet Şık’ın dosyadan PDF kitaba evrilen yazıları kısa zamanda milyonlarca indirildi. ‘Örgütsel doküman’ olduğu gerekçesiyle dijital kopyalarına el konulan dosya, kısa zamanda memleketin en çok okunan kitaplarından biri haline geldi.
O günlerden aklımda kalan şu: polis kordonundaki yayıncı ve editör, dosyayı okuduklarını ama zaten öyle ahım şahım şeyler yazılmadığı için bu durumu çok da önemsemediklerini söylemişlerdi. Yayınevi sahibi bu önemsememe tutumunu yıllar içinde ve hatta yıllar yılı çalışanlarını haksız hukuksuz işten atarken de sürdürdü ama kapısına iş müfettişleri dayandı mı bilmiyorum.
Nâzım Hikmet geleneği
Yıllar yılı hapiste olup şiirler yazan Nâzım’ın neredeyse her dizesi elden ele dolaşmadı mı yıllar boyu? Ne tahrife uğradı ne de okuması engellenebildi. Çatlaktan sızmanın bir yolunu buldu daima, bazen takma adlarla, bazen elden ele, bazen ezberinde olanın seslendirdiği dizeler, neden sonra kitap halinde yayımlandığında, editörünün hoşuna gitmeyen ya da zamanın ruhuna uymayan sözcükleri sansürlendi. TKP gibi, devrim gibi, Bolşevizm gibi sözcüklerin ve kısalmaların geçtiği dizeler devletten bağımsız olarak sansür edildi. Öyle geriye gitmeye gerek yok, 90’lı yıllar buna da tanıktır. Evlat işte.

Sevgi Soysal ve Yürümek
1965 yılında TRT’de program uzmanı olarak çalışmaya başlayan Sevgi Soysal, Yürümek romanıyla TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazandı.
Bir ibret vesikası olarak Yürümek romanı müstehcen bulundu. TRT’den ödül alan yazar işinden uzaklaştırıldı. Tutuklandı. Serbest bırakıldı. Tekrar tutuklandı. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu bize armağan etti.

Yürümek bir sansür ve baskı aracı olarak 12 Mart’ın en görünür yüzlerinden biri olarak tarihe geçti.
Güzel günlere inanmak suçu
1982 yılında yayımlanan Sesimi Arıyorum kitabında, Sennur Sezer’in Bir Sevgi Şiiri var, Adnan’a ithaf etmiş. Adnan Özyalçıner’e yani, eşine. Herhangi bir yoruma gerek duymadan ikinci bölümünü aşağıda aktarıyorum:
Eve dönmememenden korkmak
Uyanamamaktan daha doğal
Daha sık hastalanmaktan
Tutuklanmak güdüsü
Güzel günlere inanmak suçuna uğramak

Elim sanata düşer usta
Böyle onlarca örnek sıralayabilirim. Sait Faik’ten alıp Küllük’ten çıkacağımız, Rıfat Ilgaz’ın Sınıf kitabından alıp Yürüyüş dergisinden çıkacağımız onlarca örnek sıralanabilir. Bilmediğimiz ya da bize yabancı olan bir şey değil ki sansür. Takrir-i, Sükûn yasası çıkarılmadan hemen önce “çıt çıkmayan bir memleket istiyorum” dememiş miydi İsmet Paşa?

Marko Paşa dergisi defalarca kapatıldı, kâğıtçı korkusundan kâğıt vermedi Marko Paşa’ya matbaalar gizli saklı bastı. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali çoğu zaman dağıtımcı bulamadığı için dergiyi sırtlayıp sokaklarda, meydanlarda okuyucusuna ulaştırmaya çalıştı. Peki Marko Paşa ne zaman mı çıkardı?
- – Yazarları hapiste olmadığında çıkar.
– Toplatılmadığı zaman çıkar.
– Ne gün fırsat olursa o gün çıkar.
– Çıktığı gün 8 ile 9 arası satılır, 9’da toplanmaya başlar.
Marko Paşa, Malum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Merhum Paşa, Bizim Paşa, Hür Marko Paşa… Dergi her kapatıldığında yeni bir ad bulup yayın hayatına devam etmenin ısrarında, aklıma ilk gelenler…
Ekrem İmamoğlu’nun kitabına dair tepkiler
Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Türkiye Yazarlar Derneği, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ortak bir bildiri yayımlayarak Ekrem İmamoğlu’nun kitabının daha yayımlanmadan toplatılmasına tepki gösterdi. Millet Şahidimdir kitabının yayıncısı Kırmızı Kedi Yayınları da Türkiye Yayıncılar Birliğinin X hesabındaki bildiriyi alıntılar gibi yapıp, utangaç bir tepkiyle yanıt verdi. Yazarının kitabı daha matbaadayken toplatılan yayıncı, bir X hesabındaki ortak bildiriyi RT yaptı.

Yayınevi sahibi Haluk Hepkon, açıklama yaptı ve yayınevinin 2000. kitabı için Émile Zola’dan bir alıntı yaparak “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramaz” dedi.
Aşağıda beş kurumun ortak bildirisinin tamamını ilginize sunuyorum:
YENİ Parti’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun savunmalarını bir araya getiren Millet Şahidimdir adlı kitabın, henüz baskı aşamasındayken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine dağıtımının ve satışa sunulmasının yasaklanması sürecini kaygıyla takip ediyoruz.
Kitapların özgürce yayınlanabilmesi ve okurla buluşabilmesi, ifade ve düşünce özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Bir kitap henüz yayınlanmamış ve içeriği bilinmezken hakkında yasaklama kararı alınamaz. Ortada henüz incelenebilecek bir metin bulunmuyorken verilen bu engelleme kararı, yayın öncesi sansür niteliği taşımakta ve yayıncılık faaliyetinin kendisine ve toplumun bilgi edinme hakkına yönelik müdahale anlamına gelmektedir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesi ifade, yayınlama ve okuma özgürlüklerini; Anayasamızın 25. maddesi düşünce ve kanaat özgürlüğünü, Anayasamızın 26. Maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü güvence altına almaktadır.
Anayasamızda ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hak ve özgürlüklerin korunmasını talep ediyoruz; düşünce, ifade, yayınlama ve okuma özgürlüklerine yönelik her türlü baskıya karşı durmaya; kitapların özgürce dolaşabildiği bir toplumsal ortam için çalışmaya devam edeceğimizi belirtiyoruz.
Saygılarımızla.