Okumuşlardaki sükutun bazı nedenleri
O

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Sevgili Şemsa Özar Hoca’nın güzel anısına…

Üçüncü ve son yazı

Son yazıya, meslektaşım sevgili Cenk Saraçoğlu’nun çok yararlı yazısından söz ederek başlamak istiyorum. Saraçoğlu, ‘İktidardan Devlete, Siyasal Partiden İdari Merkeze: AKP’nin Bir Anlatısı Kaldı mı?’ başlıklı makalesinde, bugün yalnızca Kürt meselesi ya da süreci değil, herhangi bir konuyu tartışabilmek için gerekli bir çözümleme yordamı öneriyor okura. Bir siyasi parti-hareket ile mi, onun temsilcisi siyasetçilerle mi karşı karşıyayız, yoksa “Biz devletiz” diyen, kendisini böyle tanıtan, kendisi hakkında böyle düşünülmesini isteyen bir imgeyle mi? Verilecek yanıt hayati önemde. Saraçoğlu’nun ifadesiyle: “Bu, basitçe ‘biz artık devlet olduk, topluma da bir şey anlatma zorunluluğu taşımayacak kadar güçlüyüz’ sarhoşluğundan veya iktidarın şehvetine kapılmaktan ibaret değil. Topluma yapılan her işi özel olarak anlatma gereğinin duyulmamasının kendisi anlatıya dönüşmüş durumda: türlü badirelerden geçmiş, her türlü fırtınaya karşı ayakta kalarak rüştünü ispatlamış Erdoğan ve etrafındaki kadronun, dayanıklılığı sayesinde aşama aşama ‘devlet’ haline gelme hikâyesi.” Cenk Saraçoğlu’nun saptaması çok makul görünüyor bana. Bu imgeyi yaratma çabasına her gün tanık oluyoruz. Hemen her ‘karar’ yurttaşa tebliğ ediliyor. Yurttaşı temsil eden vekillere ‘duyuruluyor’, o temsilcilerin örgütlenmesi olan siyasi partilere ‘bildiriliyor’. Onlar birer siyasetçi gibi davranmıyor nicedir, biz ölümlülerin kavrayamayacağı bir devlet aklının gündelik yaşamdaki temsilcileri konumundalar.

Dolayısıyla bugün sorun yalnızca sağlıklı bir kamusal tartışma ortamının yokluğu, ahalinin korkuları, hukuk dışılıkların/ifade özgürlüğü alanının giderek daralmasının neden olduğu tedirginlik değil. Herhangi bir kamusal tartışmayı gereksiz ve değersiz bulan, böyle bir talebi olmayan/olmayacak bir iktidar bloku var. O blok iletişimini toplumla kurmuyor. Kendi aklına hizmet etmediği sürece muhalifi muhatap almıyor; eğer bir muhalif sesini oraya duyurmak istiyorsa yanaşmak, eklemlenmek durumunda. Eklemlendiği ölçüde, Saraçoğlu’nun ifadesiyle artık devlet aklı üzerine söz söyleme ‘imtiyazından’ pay alıyor. Toplumsal taban derdi olan siyasetçilerden değil, ‘devlet gibi davranma tekelini‘ elinde tutan iktidar çevresinden söz ediyoruz.

Saraçoğlu’nun güzel yazısından son bir alıntı: “Bugün iktidarın insanlardan beklediği, her kararına inanarak destek vermeleri değildir. Beklenen, daha temel bir şeyin kabullenilmesidir: ‘Devlet daha iyi bilir; onun karşı karşıya olduğu meseleler sizin siyasal aklınızla kavranmaz; o yüzden devletin çekirdeğinde yer alanlardan her adımının gerekçesini beklemeyin’. Böylece demokratik siyasette geçerli olması beklenen izah yükümlülüğü tersine çevriliyor. İktidarın topluma ‘neden bunu yaptım?’ diye açıklama yapması yerine, toplumdan ‘neden devletin yanında değilsin?’ sorusuna cevap vermesi bekleniyor. ‘Bizden izah bekleyeceğinize, neden burada olmadığınızı siz izah edin’ diyen bir rejim mantığıdır bu.”

Bana kalırsa hem okumuşların sessizliğini ve tereddütünü hem de tartışmaya davet edilen alanın belirlenmiş sınırlarını bu perspektifle düşünmek gerekir. Dolayısıyla sorun, “Haberimiz yok, neyi tartışalım!” serzenişiyle ifadesini bulan tutumdan çok, bu koşullarda gösterilecek her çabanın yaratılmaya çalışılan o imgeye çarpacağı/çarptığı gerçeği. Biraz kabaca bir örnek: Devletlû için bu süreçte önemli olan okumuşların can sıkıcı gevezelikleri değil, örneğin Çakıcı’nın, ilk gülerde süreç hakkında nahoş ifadeler sarf eden bir tarikat liderini ziyaret edip yarım saatte onu ikna edivermesi.

Yeniden okumuşlar cenahı ve yalnızca birkaç başlık…

Akademinin suskunluğu hakkında yazmak ne kadar anlamlı olur? Akademi, bir kurum olarak, Cumhuriyet tarihinin en büyük akademisyen tasfiyesine dahi ses çıkar(a)mamışken bu konularda bir şey duymayı beklemek gerçekçi değil. Daha önce, üniversite yazı dizisi kaleme alırken önerdiğim makalesinde İlhan Tekeli, 2016 sonrası tasfiyenin ‘suskunluk’ bakımından bir ilk olduğunu yazmıştı. 1933’ten itibaren ilk kez üniversite kurumu hiç tepki ver(e)medi. Veremez de. (Fazlasını üniversite yazı dizisinin devamında anlatırım.) Peki, üniversite içinde bu konuda sözü olan hiç kimse yok mu? Var olmasına var da bunlar münferit çabalar kalmaya mahkûm, söylediğim bu. Barış Akademisyenlerinin yaşadığı, şah olan kurumları şahbaza dönüştürdü. On yıl önce yapılan, yalnızca 400’ün üzerinde akademisyeni sivil ölüme mahkûm etmek değildi, kamusal tartışma alanını iyiden iyiye zehirledi o KHK’ler. Ayrıca, bugün sağda solda neredeyse her konuda konuşan ve eleştirel süreç analizlerini okuyup dinlediğiniz kamusal entelektüellerin de pek çoğu, tarihimizin bu en büyük akademisyen tasfiyesiyle ilgili tek bir cümle kurmadı. Duymadılar muhtemelen.

Yeri gelmişken, ilk yazımda Barış Akademisyenleri’nden söz etmenin nedeni, hiç kuşkusuz, “Bedel ödendi, daha ne bekleniyor?” demek değildi. Sağolsunlar, yazıya atıf yapan bazı yorum ve yazılarla karşılaşınca derdimi tam dile getiremediğimi düşündüm. On yıl önce yaşanan bir garabetin ve onca mağduriyetin, pek çok hukuka aykırılık ve siyasi karar gibi, şimdiki zamana dair çok şey söylediğini anlatmak istedim. Ayrıca bir kez daha yinelemek isterim, hiç kimseyi temsilen tek satır yazmıyorum. Barış Akademisyenleri birörnek insanlardan oluşmadığı gibi, pek çoğu birbirini tanımaz. Herkesin macerasında kendine özgülükler var. İmzacıların yalnızca beşte biri KHK’li oldu ve atılan 400’ün üzerinde akademisyen on yıl boyunca bambaşka, zorlu deneyimler yaşadı. Güncel tartışmanın ‘yalnızca’ imzacılarla ve ‘doğrudan’ ilgisi olmamakla birlikte, konuyu inatla akademisyenlere getirmek ve on yıl önce attıkları imzaya atıfla bugün verdikleri ‘bağımsız’ kararların, sergiledikleri ‘bağımsız’ iradelerin hesabını sormak gibi bir ‘serbestiyet’i olmamalı, yazar çizerin. Ayıptır.

Akademinin bir de yandaş kesimi var. Onlar ne yapıyor bilmiyorum inanın. Bir ara, üniversiteden atılan meslektaşlarına sövüyor ve hapiste olmadığımız için isyan ediyorlardı, herhalde şimdi de oturup can sıkıntısıyla seyrediyorlardır süreci. Devletle arasını bozmaz hiçbiri, türban yasaklarını da harfiyen uygulamışlardı, talimatın gereği neyse onu yaparlar. Fakat son günlerde çok güldüğüm bir şeyi söylemeden geçmeyeyim… Biz üniversiteden atıldığımızda çok mutlu olan, meslektaşlarına terörist filan dediğini işittiğimiz bir akademisyenin Çerçeve Yasa hazırlığında görev alanlardan biri olduğunu öğrendim. Benzersiz bir ülke burası ve son derece esprili bir idaremiz olduğuna hiç kuşku yok.

Son olarak ‘akademi dışındaki’ okumuşları hatırlatmak istiyorum. Onlar da herhalde diğerleri neden konuşmuyorsa o yüzden suskundur. Yaşını başını almış olanları, belki artık yorgundur. Ülke ve son çeyrek yüzyıl yorgunu. Örneğin, Kürt meselesine duyarlı olduğu bilinen insanların bir kısmı 2010’da verdiği ‘evet’ oyu nedeniyle 16 yıldır kem söz işitiyor. Evet oyu verdiği için Sezen Aksu dinlemediğini söyleyenlerin, Aydın Engin gibi biri vefat ettiğinde arkasından 2010 dedikodusu yapanların yaşadığı bir ülkede, öne çıkmak, sorumluluk almak kolay iş değil. Dedim ya, tabula rasa imkânsız gerçek yaşamda. 2010 sonrasında yaşadıkları derin hayal kırıklığının pek çok okumuşu çok daha temkinli davranmaya sevk ettiğini tahmin ediyorum. Haklılar.

Bu tartışmanın ucu bucağı yok, bir yerde kesmek gerekiyor.

Bir, konuyla kenarından da olsa ilgilenen bir yurttaş olarak silahların susmasından çok memnunum. İki, devlet ile silah bırakan bir örgüt arasında kurulan ve devam eden bir süreç üzerine okumuşların söyleyebileceği pek bir şey olmadığı kanısındayım. Üç, mesele Kürt sorunu hakkında yazıp söylemek ve tartışmaksa, bu belli çevrelerde zaten yıllardır yapılıyor. Dört, sözü olan insanların tek derdi ahı gidip vahı kalmış demokrasi değil, ortada onlarla konuşmayı ya da bir ses işitmeyi talep eden siyasetçiler ve kamuoyundan ziyade, devlet aklı kavramı etrafında alınan kararları tebliğ eden görevliler ile hâlihazırdaki yaşam koşullarında ‘okumuşu dinlemeye’ ne ölçüde hevesli olduğunu bilemediğim halk kesimleri var. Beş, konunun yalnızca Kürtleri ilgilendiren yanları söz konusu ve bu konuda onların ne düşündüğü önemli. Altı, sorunun her yurttaşı ilgilendiren yanları da var ve hukuk devletinin hali burada temel sorun. Yedi, itiraz edenler içinde sorununun sürmesinden çıkarı olanlar var mutlaka, ancak onların azınlıkta kaldığı, çoğunluğun haklı demokrasi endişesi duyduğu kanısındayım. Ve sekiz, suskunluk her zaman vahim bir tutum olmayabilir, Kürt siyasal hareketinin, tanık olunan ‘suskunlukların’ yalnızca nedenini anlamasını değil değerini bilmesini de dilerim.

Ezcümle, hiçbir şey dün başlamadı, yarın sona ermeyecek. İnsanın insana ihtiyacı var. Bakalım neler olacak.