
DAĞHAN IRAK
daghan@daghanirak.com
@daghanirak
Gazetecilik özel bir meslektir. Çünkü, Anayasa koruması altında yapılır. Gazeteci, halkın haber alma hakkını kullanmasını sağlar, bu nedenle koruma altındadır. Yine aynı nedenle gazetecinin patronu kamudur. Gazeteci, kamunun tarafındadır, onun çıkarını savunur, devletin ya da medya patronunun değil. Eğer kamunun aleyhine yapılan bir iş varsa, gazeteci kamu adına savcıya dönüşür. Kamuya karşı görevini unutursa gazeteci olmaktan çıkar.
Gazetecilik tarihinin en ünlü siyasi söyleşilerinden biri, Watergate skandalı nedeniyle istifa etmek zorunda kalan ABD başkanı Richard Nixon’la, İngiliz televizyoncu David Frost arasında 1977 yılında yaşanmıştır. Nixon’ın 29 saat sürecek söyleşi serisi için neden talk showcu ve komedyen Frost’u seçtiği başta anlaşılamaz. Ancak sonradan ortaya çıkar ki Nixon, Frost’u ‘kolayca manipüle edebileceği, kolay bir lokma‘ olarak görmüştür. Frost ise Nixon söyleşisiyle Amerikan televizyon dünyasına giriş yapma niyetindedir.
Söyleşi serisi Nixon’ın istediği gibi başlar, kurt politikacı lafı istediği gibi çevirir ve önemli soruları savuşturarak ortalığı anekdotlara boğar. Ancak serinin son günlerinde Frost, ekibinin yardımıyla müthiş bir geri dönüş yapar ve Nixon’ı sıkıştırarak ağzından siyasi hayatını tamamen bitiren cümleyi alır: “Eğer başkan bir şey yaptıysa, o şey yasadışı değildir.” Bugün bile kırılamayan rekor sayıda seyircinin takip ettiği söyleşiler sonrasında Nixon, Amerikan halkının gözünde mahkum olur.
Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihinin en büyük skandallarının birinin ortasında kalan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, Habertürk’te ‘yandaş olmayan gazeteciler’le yayına çıkacağı açıklandığında, ilk aklıma gelen bu oldu.
O güne kadar partisi ve Erdoğan tarafından tamamen yalnızlığa terk edilen, TRT’deki ‘çanak söyleşi’den beklediği desteği devşiremeyen Soylu’nun, 20 yıldır (Binali Yıldırım’ın İstanbul seçimi münazarası haricinde) hiçbir AKPli politikacının yanaşmadığı bir şey yapıp AKPli olmayan gazetecilerin karşısına çıkması, bakanın çaresizliğini göstermesinin yanında, söyleşiyi yapacak gazeteciler için kariyerlerinin fırsatını sunuyordu. Soylu’nun, kariyerini son bir PR hamlesiyle kurtarmaya çalışan Nixon rolünde olduğu kesindi ama karşısında acaba hangi Frost’u bulacaktı? Star egosuna yenik düşüp Nixon’ın oyununa çabukça gelen talk showcu Frost’u mu, yoksa bugün hâlâ saygıyla anılan büyük gazeteciyi mi?
Pazartesi gecesi gördük ki Soylu’nun karşısına çıkan Kübra Par, Veysi Ateş, Merdan Yanardağ, Mehmet Akif Ersoy ve İsmail Saymaz, yıllardır kanunun sınırlarını sonuna kadar zorlayan bakanın, dibine kadar battığı skandala rağmen kamu adına hesap vermesini sağlayamadı. Bunu yapmaya hazırlıklı olmadıkları gibi, niyetliymiş gibi de gözükmüyorlardı.
Soylu, içinde bulunduğu ümitsiz duruma rağmen üç saat boyunca söyleşiyi istediği gibi çevirdi, işine gelene cevap verdi, işine gelmeyen soruları, tıpkı Nixon gibi anekdotlarla kaynattı.
Soylu’nun karşısındaki ekip o kadar amatördü ki üç gündür bütün Türkiye’nin konuştuğu Kolombiya ve Venezuela’dan geldiği söylenen uyuşturucuları, programın bitimine üç dakika kala sorabildiler. Soylu ise bu soruya Gaziosmanpaşa’nın tarihini anlatarak cevap verdi.
En basit söyleşi tekniklerinin bile kullanılamadığını, bakana zaman zaman TRT’dekinden bile daha rahat hareket imkanı bırakıldığını gördük. Merdan Yanardağ bu eleştiriye karşılık, “Zannediyorum kalkıp bizim adamı dövmemiz bekleniyordu” demiş. Hayır tabii ki, ancak Soylu’nun konu değiştirme, soruya soruyla karşılık verme gibi beylik taktiklerine üç saat boyunca müsaade etmenin de bir açıklamasının olması lazım. Bu açıklamanın ‘kötü niyet’ olduğunu hiç zannetmiyorum, ‘beceriksizlik ve basiretsizlik’ çok daha yüksek ihtimal.
Bununla beraber Soylu’nun söyleşiyi rahatça manipüle edebilmesinin arkasında daha büyük bir neden var. Türkiye haberciliği, uzun yıllardır ‘konuşan kafalar‘a teslim. Her akşam dört kişi, yüksek ihtimalle dört erkek, bir ağızdan bağrış çağrış, o gün menüde ne varsa onu konuşuyor. Bu, gazetecileri ‘ekran yüzü’ne dönüştüren, mesleğin temel gereklerini taca çıkaran, egolar üzerinden yürüyen, prodüksiyonu ucuz, ürünü sabun köpüğü bir pratik.
O akşam içişleri bakanının karşısına oturan gazeteciler de muhtemelen kendilerini o kadar önemli gördü ki gazetecilik yapmayı unuttu. Gazetecilik tecrübesi sıfır biri bile Soylu’ya cevaplamakta zorlanacağı en az 20 soru sorabilirdi. Son Sedat Peker meselesi dışında, Soylu’nun Anayasa Mahkemesi’ni tanımaması, LGBTIQ+lara ‘sapkın’ demesi, Twitter’da binlerce bot hesabının olması gibi konular gündeme bile gelmedi. Dayak, işkence gibi konulardaki yalan beyanlarının üstüne gidilmedi, oysa işkenceleri belgeleyen baro raporları satır satır yüzüne okunabilir, cevabı sorulabilirdi.
Sedat Peker olayında da, yeğeniyle, oğluyla ilgili iddialar, Hürriyet baskını, Binali Yıldırım’ın oğlu gibi konular açılmadı. Sorulan az sayıda zor soruda da Soylu’nun cevapları manipüle etmesine izin verildi, takip sorusu sorulmadı.
Sonuç olarak Soylu Habertürk söyleşisinde belki TRT’dekinden biraz daha fazla zor soruyla karşılaştı ama karşılığında TRT’de kazandığından çok daha fazla kredi edindi. Karşısındaki gazetecilerin, özellikle de Yanardağ ve Saymaz’ın muhalif şöhretinden yararlandı ve ‘en muhalifin karşısında bile veremeyecek hesabı olmayan politikacı‘ görüntüsü çizdi. Arada koltuğunun kaderinin iki dudağının ucunda tutan Erdoğan’a mesaj vermeyi de ihmal etmedi.
İçine düştüğü durum itibarıyla Soylu’nun geceyi galip bitirmesine imkan yoktu ama deplasmanda gollü beraberliği alırken de fazla zorlanmadı.
Gecenin gazetecilik adına en utanç verici tarafı ise Soylu, BBC Türkçe için defalarca ‘dezenformasyon organı’ ithamında bulunurken, Saymaz ve Yanardağ dahil beş gazetecinin derin bir sessizliğe gömülmesiydi. Herhalde kendilerini ‘yıldız ekran yüzü‘ rolüne o kadar kaptırmışlardı ki, gazeteci olduklarını tamamen unuttular.
Beş ‘talk showcu Frost‘, Süleyman Soylu’yu, Nixon’ın kaderini yaşamaktan kurtardı.