Toplanıp Sinop’a gittik. Mutluluk Festivali için davet edilmiştik, ilk defa mutlulukla ilgili bir konuşma yapacak olmanın heyecanı mı desem, mutlulukla ilgili bir başlıkta bir araya gelmek mi desem bilmiyorum; ama ne olursa olsun, Sinop’a gitme günü yaklaştıkça, içten içe heyecan ve belli belirsiz mutluluk sardı içimi.
2017 yılı, Eylül ayının ilk haftası Sinop’ta olacağız. Sinop Güçbirliği Derneği’nin davetlileriyiz.
Vecdi Çıracıoğlu’yla ‘Kaybolan Denizlerimiz ve Balıklarımız‘ başlıklı bir söyleşi gerçekleştireceğiz; ikimiz de daha önce hiç gitmemişiz Sinop’a. Arada Kadıköy’de bir araya gelip Sinop’ta yapacağımız söyleşi üzerine kafa yoruyoruz.

Hatta gitme günü yaklaştıkça bahane edip daha sık bir araya geliyoruz Vecdi’yle. Şeref Bilsel de gelecek, okuldan fırsat buldukça o da geliyor, birlikte konu başlıklarının üzerinden geçiyoruz.

Vecdi’yle uçağa atlayıp gittik Sinop’a. O zaman sadece Atatürk Havalimanı’ndan ve sanırım günde bir defa uçak kalkıyordu Sinop’a. Binip yola koyulduk nihayet. Yolculuk uzun sürmedi. Şehre indik, müthiş bir sakinlik, sessizlik, karmaşadan ve kaostan uzakta her şey.
Çarşılar kaç yıl öncesinden kalmış acaba, her şey olması gerektiği gibi, zamana direnen dükkanlar, sükunetle bakan insanlar, acelesi olmayan esnaf…
Şehirde bütün trafik ışıkları kaldırılmış ya da söndürülmüş, insanlar ihtiyaç duymuyor trafik ışıklarına, herkes birbirine yol veriyor. Zaten kıyı boyunca uzayan şerit şehri bir ucundan sonsuzluğa gezmek için inşa edilmiş sanki. Huzura adımlıyoruz her uçurumun kıyısında.
Koylara gidip denize bakıyoruz, insanı gıcık eden ‘yasak‘ tabelaları asılıysa da icabında ciddiye almadığımız kesin. Uçurumlara bakmak diye bir şey varsa bunun bir adı da Sinop olmalı. Sonsuz mavilikte bir coşkuyla uzayıp giden denizin ufuk çizgisine bakmak için rüzgara ve yamaçlara ihtiyaç var illaki.
Gidip otele yerleştik ama dinlenmek isteyen kim, valizleri koyup çıktık hemen, kentte dolaşacağız. Sahilde oturup ahaliyle yarenlik ettik. Muhtelif yerlere afişlerimiz asıldığı için insanlar bizi tanıyor bir yerde, sohbet etmekte zaten zorlanmadıkları ve insana yukarıdan bakmadıkları için Sinop ahalisiyle hemen kaynaştık.
Ama ne olursa olsun benim kerterizim cezaevi. Mutlaka sırtımı dönüyorum, kıyısında çeperinde otururken de dönüp bakmıyorum duvarlarına. “Gelmişken gidip gezelim” diyenlere yanıt vermiyor ya da duymazlıktan geliyorum.
Bir gün sonra Şeref Bilsel’le, Mazlum Çetinkaya ve törene katılacak diğer arkadaşlar da geldi. Harem’den bindikleri otobüs gecenin bir vakti arıza yapınca yolcular itekleyerek bir yere kadar getirmiş otobüsü, Şeref de elinde fener, yol göstermiş şoföre. Geldiklerinde hayli yorgundular ama bu Mutluluk Festivali, yorgun da olsan mutlu olman gerekiyor.

Uzun zamandır görüşmediğimiz arkadaşlarımız var gelenler arasında. Zaten festivallerin en güzel yönlerinden biri yeni insanlar tanımak ve arkadaş olmaksa, bir güzel yanı da eski arkadaşlarla yan yana gelmek. Hele sahili, kumsalı, kayalıkları olan deniz kıyısında bir kentin… Baktığın yerde Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma gönül’ şiirine tanık olmak…
Aramıza Bulgaristan’dan dansçılar da katıldı. Prof. Dr. Aziz Konukman da konuklar arasındaydı ve hepimizi yerimize mıhlayan bir konuşma yapmıştı programda.

Tören 7 Eylül 2017 gününün akşamı Diyojen Heykeli’nin önünden başladı. Aramızda Sinop sakinleri, Mutluluk Festivali’ne davetli yazar ve şairler, Bulgaristan’dan konuk gelen dansçılar, Sinop Güç Birliği Derneği üyeleri olduğu halde İskele mevkisindeki Atatürk Heykeli’ne kadar yürüdük. Çevredekilerin sakinliği ve samimiyeti görülmeye değerdi.
Biz gittiğimizde sahilde küçük bir avlu ve binadan ibaret olan Huzurevi’ni ziyaret ettik, sakinleriyle tanıştık, bizi misafir ettiler. Onlara şiirler okuduk. Sanırım bütün hayatım boyunca yaptığım en anlamlı şeylerden biriydi bu ziyaret.
Geçip festival konuşmalarımızı yaptık. Sahilde bir çay bahçesinde kurulan ses düzeni gayet keyifli ve yerindeydi. Ben gene sırtımı cezaevine dönerek konuşmanın hevesiyle başladım söze. Başlığı da anımsamıyorum, belki Sinop ve edebiyat üzerine bir konuşma yaptım.

Konuşmam bitecek, bir ara vereceğiz, başka arkadaşlar konuşacak, sonra biz Vecdi’yle söyleşi yapacağız.
Geçip dinleyiciler arasında boş bir sandalyeye oturdum. Yanıma bir genç adam geldi.
Merhabalaştık.
“Ben” dedi, “polis memuru Deniz.”
Haydi buyur. Az önce konuşma yapıp dinleyciler arasına geçmiştim, tek istediğim bir bardak demli çaydı ama beni karşılayan bir polis memuru olmuştu. Konuşmayı aklımdan geçirdim ama bana kalırsa ne kimseye hakaret etmiştim ne de devletin dirliğini bozacak şeyler söylemiştim. Muhalefet etmiş olmanın da yerel ve evrensel sözcükleri var nihayet, hele edebiyattan bahsedince bu alan oldukça geniş olanaklar sunuyor insana.
“Buyurun polis memuru Deniz Bey” dedim…
“Abi” dedi, “sen beni tanımazsın, benim kayınpeder senin okurun; kendisi gelemedi, benimle selamını gönderdi.”
Ne yapabilirdim ki, kayınpedere selamlarımı ilettim, derin bir nefes alıp, uzatılan çayı avuçlayarak göğe baktım, bu defa yanlamasına oturduğum hapishaneye bakmamaya çalıştım.
. . .
Birkaç gün kaldık Sinop’ta. Gece ya da sabaha karşı fark etmez, insanlar sahilde oturup kendi başlarına dem tutarken kimsenin rahatsız etmediğine tanık oldum. İki kadın oturmuş bir bankta sohbet ediyor, az ileride bir kadın, biraz ileride kadınlı erkekli bir grup, az ötede birkaç adam. Kimsenin gözünde endişe ve başıma bir şey gelecek mi korkusu yok. Ne saat umurunda insanların, ne sabaha karşı, ne yalnızlık. Denize karşı zamanı kendileri için güzel kılıyorlar bir güzel.
Sinop’ta İpek ve Ali arkadaşlık etti bize, yanımızda yöremizde kimimiz kimsemiz oldular. Kentin sırtlarında, bahçelerinde, koylarında dolaştık. Birbirinden güzel yemekler yedik. Az uyuduk, çok gezdik, çok söyleştik. Vecdi’yle söyleşimiz de güzel geçti. Vecdi demek zaten deniz demek, bir yerde zamanımızın Halikarnas Balıkçısı değil mi kendisi? Denizi, deniz insanlarını, deniz canlılarını yazan kaç insan var hayatımızda?
İpek, Ali, Şeref, Vecdi ve ben her şey bittikten sonra bir koya çekilip uçak saatimizin gelmesini beklerken hayattan alacaklarımızı tahsil ediyoruz. O sırada birimizi Mazlum aradı.
“Vecdi’yi gözaltına almışlar” dedi.
Anladık ki bir vehim var, yanımızdaki insanın göz altında olmasına nasıl anlam verebiliriz ki? Biz de Mazlum’u sarmaya başladık, falanca da göz altında, filancayı da arıyorlar, ooo kaçanlar olmuş…
Bir saat kadar sürdü bu aramızdaki telefon trafiği. En sonunda dayanamadık, Vecdi aradı Mazlum’u.
“Yoo, ne gözaltısı, nereden çıkardın?” Her şey bir şakadan ibaretti.
Biz yine uçakla döndük, Şeref ve Mazlum’un otobüsü dönüşte de yolda kaldı. Ne kimse gözaltına alındı, ne de birimiz mutsuz olduk Sinop günlerinde.
İstanbul’a indiğimizde 13 Eylül’ü gösteriyordu tarih. Yanımda Zafer Erkin Karabay’ın Şubatta Saklambaç kitabı vardı. Zaten başka kitabı olmadı ki, zaten Zafer Erkin başka kitap yazacak kadar ömür tanımadı ki kendisine. Hiç görmemiş olsam da müntehir şairi özlemiştim. İstanbul mutluluklar şehri olabilir mi hiç? Mutluluk Festivali yapacak olsan eline ayağına dolaşır insanın?

Şubatta Saklambaç’ın sayfalarını açtım ve en son veda mektubunu okuduğum şairden bir şiir okudum. Zafer’e, şiirine, anısına, kederine, mutluluğuna ve tercihlerine saygıyla…
virgül[1]
aramıza kim girse dönsün derdik
geldiği yere: gizlice ağlasa bir sevgili
ya da son kez dönüp baksa diğeri.
ama aldık aramıza virgülü:
son bahar, kırık aşklar, rüzgar gülü…
virgülün kıvrıldığı başka yerler de
var oysa; usulca dokunsun diye kalem,
kağıdın acısına bazen yalnız başına
bazen bir noktayla el ele, yazının yolcusu
giderken sesinin konakladığı yere.
Hamiş: Yazının başlığını Kemal Özer’in aynı adlı kitabının adından aldım.
[1] Zafer Erkin Karabay, Şubatta Saklambaç, Mayıs Yayınları, 1. Basım Aralık 2002, Sf. 33