Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye ölçeğindeki bir ekonomide enflasyonun makul seviyelere inmesi 1,5 ila 3 yıl alır.
Bugün geldiğimiz noktada bazı önemli kazanımlar olduğu açık. Net rezervlerde toparlanma yaşandı, CDS risk primi nispeten düştü, rating yükseldi, cari açık geriledi, kur şokları görece kontrol altına alındı ve ekonomi politikası daha ortodoks bir çerçeveye oturdu.
Ancak bütün bunlara rağmen hala istediğimiz noktaya ulaşabilmiş değiliz. Özellikle en kritik hedef olan enflasyonda arzu edilen hızda bir düşüş sağlanamadı.
Bunun birçok nedeni var. Kamu harcamaları, deprem kaynaklı mali yükler, KKM’nin maliyeti, vergi artışları, başlangıçta para politikasının yeterince sıkı olmaması, maliye politikasının bu sürece yeterince eşlik edememesi, iç talebin uzun süre canlı kalması, kredilerin olması gereken ölçüde daralmaması ve yerel seçim öncesindeki yüksek ücret artışları bunlardan sadece bazıları.
Son olarak İran kaynaklı jeopolitik şok da bu mazeret listesine eklendi.
Bu yaklaşım enflasyonun düşüş hızını sınırladı ve aradan üç yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’yi hala yüzde 32’nin üzerindeki bir enflasyon oranıyla dünyanın en yüksek enflasyona sahip ilk beş ülkesi arasından çıkaramadı.