Anaya küfür normal, 'Patili Annesi' sakıncalı
A

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Galatasaray’ın Antalyaspor’u yenerek Süper Lig şampiyonu olduğu akşam Taksim’deydim. Meydan saatler boyunca “Ananın a..na koyayım…” sloganıyla inledi. Farklı yaş ve görünümlerde yüzlerce erkek bağırarak söylüyordu bunu. Aralarda bazı yancı kadınlar da vardı. Galibiyet böyle kutlanıyordu!

Bu arada galip olanın hangi takım olduğu da çok önemli değildi. Başka biri kazansa da manzara büyük ihtimalle değişmeyecekti.

Galibiyetini rakiplerinin annesine küfrederek ‘kutlayan’ bu erkeklerin toplu sevinci öyle ürkütücüydü ki insana neredeyse fiziki bir şey gibi çarpıyordu. Gideceğim yere vardığımda başıma bir ağrı saplanmıştı.

Ertesi gün Anneler Günü’ydü. Bu küfrü art arda defalarca, bağıra bağıra söyleyen adamların çoğu çok değil, 8-10 saat sonra annesinin gününü kutlayacaktı. Anneler Günü ve kendi anneleri bir yerde, ‘başkalarının anneleri’ başka yerdeydi. Kutsal sayılanla korkunç değersizleştirilen arasındaki tek fark, kan bağıydı.

Yakınındaki biri annesine küfretse en hafifinden cam çerçeve indirecek erkekler, her türlü güçlü duygusunu başka erkeklerin annesi üzerinden gösteriyordu.

Şiddetin dili sadece öfkenin değil sevincin de dili

Mesele tam bu: Şiddetin dili sadece öfkenin değil, sevincin ve eğlencenin de dili olmuş durumda.

Anneler Günü yaklaşırken, günlerce bir başka bir ‘annelik’ tartışması da büyütüldü. Bir Bosch reklamında geçen ‘Bir ömür kalbinde taşıdığında da anne olursun. Tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun cümlesi günlerdir hedefteydi. Çünkü o cümledeki çocuk, insan yavrusu değil, bir köpekti.

Woman in a denim shirt smiles with eyes closed as a black-and-white dog cuddles and nuzzles her face.

Reklam RTÜK incelemesine alındı, yayından kaldırıldı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ‘annelik gibi kurucu bir değerin esnetilemeyeceğini’ açıkladı.

TRT spikeri Işıl Açıkkar’ın Anneler Günü yayını sırasında söylediği “Ben de bir patili annesiyim” cümlesi ise sosyal medyada hedef gösterildi, spikerin ana haberden alındığı iddiası yayıldı.

Anneler Günü’nü ardımızda bıraktık ama günlerdir kadınların üstüne boca edilen annelik konulu tartışmaları bırakamadık.

Bazı kelimelerin anlamı, sabitlenmek istendikçe daralır: ‘Anne’ de onlardan biri.

Elektrik süpürgesi reklamının içinden çıkan bir cümle, bir spikerin, üstelik de son derece dikkatli biçimde etmeye çalıştığı söz… Kolaylıkla aile değerlerine, anneliğe atfedilen kutsallığa tehdit gibi algılanabiliyor. Ülkede sevinç ve coşkunun dilinin bile anneye küfretmek olması nedense hiç sorun gibi görünmüyor.

Nefret söylemleri, ayrımcılık ve cinsiyetçilik hem gündelik dilin hem de ifade özgürlüğünün dokunulmazlığındayken, kadınların farklı şefkat ve bağ kurma biçimleri bile neredeyse ‘suç’ kapsamına alınmış durumda.  

Günlerdir bu ‘kedi köpek anneliği’ teması etrafında, ‘kutsal anneliği hedef alan rezillik’ten, ‘Batı neslimizi yok etmeye çalışıyor!’ a dokunulmadık tuş kalmadı.

Tartışmaları başlatan reklam yayından kaldırıldı ama asıl ‘kaldırılmak’ istenen şey bir görsel içerik ya da bir slogan değil. Bu mevzuya dair tartışmalar da bu reklamla başlamadı elbette. Reklamdaki, hayatından gayet memnun görünen, yetişkin, bağımsız ve bekar kadın imgesiyle birlikte bu cümleler uzun zamandır sessizce kurulan bir sınırı görünür kıldı.

Makbul anne, makbul kadın

Anneliği kimin, nasıl tanımlayabileceği ve toplumda hangi kadın imgesinin makbul sayılıp desteklenebileceği, burada esas mesele. Kaldırılmak istenen şey bir ihtimal, bir genişlik… Amaç yalnızca anneliğe değil, kadınlara da sınır çizmek…

“Sevginin her biçimi kıymetlidir ama…” diye başlayan cümleler, çoğu zaman bir sınır cümlesidir. O ‘ama’, sevginin hangi biçimlerinin makbul sayılacağını, hangilerinin dışarıda bırakılacağını belirler.

Burada çizilen sınırlar açık: Annelik, biyolojiye bağlıdır. Yalnızca belirli bir formdaki aileler, ‘aile’den sayılır. Kadının varlığı da yalnızca ataerkinin sınırlarıyla belirlenen o formun içinde anlam, değer kazanır.

Kadınlara bir noktada ‘kutsallık’ atfedildiğinde durup düşünmek gerekiyor: ‘Ne isteniyor?’  Çünkü kutsallaştırma çoğunlukla bakım ve hizmet emeğini sabitlemenin, o emeği görünmez kılmanın, en azını verip en çoğunu almanın bir yolu. “Sen artık kendi adına konuşamazsın” demenin en yaygın ve kabul görmüş hali. Kutsallık, kadınlar için bir imtiyaz değil bir sınır koyma alanı olarak çalışıyor.

Birkaç yıl önce, Annelik uzun kelime’ adını verdiğim bir yazıda şunu söylemiştim: “Anneliği ve anneleri överken de… kadına esas yerinin evi olduğu durmaksızın hatırlatılmak isteniyor.”

Şunu düşünmesi istenmiyor elbette kadınların: ‘Yalnızca bakire ve anneyken kutsal sayılıyorum, neden? Bunun bana faydası ne?’

Bakire kadının bedeni erkeğin neslini yeşertebileceği, küçük hükümdarlığını kurabileceği bir beden olarak kutsal sayılıyor, anne ise gelecek nesillerin taşıyıcısı olarak. Kadın imgesi ancak üremeye, doğurganlığa, ‘beden’e ve ‘mülk’e indirgendiğinde kutsallaştırılıyor.

Yıllardır belirgin bir hat olarak işleyen şey, bugün daha kalın çizgilerle karşımızda. Annelik burada bir deneyim değil artık. Bir kategori. Ve kategoriye dönüşen her şey gibi, ölçülmek, denetlenmek, sınırlandırılmak isteniyor.

Bu nedenle ‘Aile Yılı’ gibi ilanlar, yalnızca sembolik değil.

Kadınlar ve çocuklar korunamıyor ama annelik korunuyor

Bir süredir Türkiye’de açıkça konuşulan bir nüfus meselesi var: Doğum oranları, demografik denge, ‘genç nüfusun korunması’ … Bunların hepsi veri gibi sunuluyor ama aslında bir anlatının parçaları. Merkezinde kadın olan bir anlatının. Kadın bu anlatıda hem değer hem araç. Hem kutsanan hem düzenlenen; sözde yüceltilirken hizaya sokulan ‘şey’. Doğurması gereken, çoğaltması gereken, bir sayıyı tutturması beklenen bir beden.

Ama bu anlatı, hayatın kendisiyle sürekli çelişiyor.

Çünkü aynı ülkede kadınlar korunamıyor. Dört duvar içinde her gün, anne olan ya da olmayan kadınlar öldürülüyor. Anneler bazen çocuklarının gözünün önünde öldürülüyor.

Aynı ülkede çocuklar da hiç korunamıyor.

Çocuk istismarı davalarının sıradanlaştığı, ihmallerin süreklileştiği, şiddetin gündelikleştiği bir yerde, anneliğin ‘kurucu değer’ olarak bu kadar yüksek sesle savunulması sadece bir çelişkiden ibaret değil. Bir yer değiştirme. Gerçeğin yerini ‘ideal sayılan’, somut olanın yerini sembolik sayılan alıyor.

Kadınlar ve çocuklar korunamıyor ama ‘annelik’ korunuyor. İlki emek, toplumsal cinsiyet eşitliğine bağlılık, iyi işleyen bir hukuk ve toplum düzeni gerektiriyor çünkü. İkincisini ise söylemle, ‘mış gibilik’le sürdürmek mümkün.

Kadınların temel yaşama haklarını bile garantiye almaksızın, gece gündüz anneliği övebilirsiniz. Annelik yükseltilir çünkü göz hizanızdan kaldırılan şeyle yüzleşmek zorunda kalmazsınız.

Annelik biyolojiye indirgeniyor. Oysa annelik çoğu zaman kurulan bir şeydir. Zamanla, emekle, tekrarlarla, bazen çok da zorlanarak.

Bunu da birkaç yıl önce yazmıştım: Toplum anneden kepçeyle beklediği şefkat ve anlayışı, anneye çay kaşığıyla bile vermiyor.”

Bu sadece bir sitem değil. Bir yapı tarifi. Çünkü burada annelik bir ilişki değil, bir beklenti. Annelik yüceltilirken, anne yalnızlaştırılıyor.

‘Kedi-köpek anneliği’ tartışması da tam bu yüzden bu kadar büyüyor. Bir kadının kedisine, köpeğine ‘kızım’, ‘oğlum’ demesi değil mesele. Bu cümlenin açtığı alan, kontrol edilemezliğiyle, korkutucu geliyor.

Woman wearing a beige sweater and dark jeans smiling while holding a large fluffy light-colored dog against a white background.

Bu tartışmaların bir de daha karanlık bir tarafı var. Hayvana yönelik şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir ülkede, bu tür bağların itibarsızlaştırılması yalnızca bir kavram tartışması değil. Aynı zamanda o şiddeti besleyen bir dil kuruyor.

Bir bağı küçümsediğinizde, hedef gösterdiğinizde, o bağa yönelen şiddeti de görünmez kılarsınız.

Bu dilin hemen yanında tanıdık bir komplo hattı dolaşıyor: ‘Batı çocuk yapmayı engelliyor’, ‘Nüfus düşürülmek isteniyor.’

Bu dilde kadın bir özne değil, bir kapasite. Kadının bedeni de varlığı da bir istatistik tablosuna indirgeniyor.

Ama en sert sıkışma başka bir yerde. Annelik bir ‘değer’, bir kadının sahip olabileceği tek yüksek değer olarak kurulduğunda, o değerin dışında kalan herkes eksik ilan ediliyor. Anne olmayan kadınlar. Olmak istemeyenler. Olamayanlar.

Anne olmayan kadın ‘tamamlanmamış’ sayılıyor. Kadınlara sadece anne olmaları da söylenmiyor artık. Nasıl, ne zaman, hangi yaşta anne olacakları da dikte ediliyor.

Geç kalırsan ‘eksik’sin.

Çok erken olursa sorumsuzsun.

İleri yaşta istersen ‘fazla’sın.

Kadınların bir kısmı çocuk sahibi olabilmek için yıllarca uğraşıyor, tedaviler görüyor, hayatlarını buna göre yeniden kuruyor. Bunlara rağmen olmadığında da kendini eksik, ‘başarısız’, kusursuz, yarım hissediyor. Yani aynı sistem hem çağırıyor, hem sıkıştırıyor hem de cezalandırıyor. Bir çelişki değil, tam bir kuşatma, söz konusu olan.

Oysa annelik denilen şey, tam da bu kuşatmanın dışında yaşanan bir deneyim alanı. Evlat edinmek var. Seçilmiş aileler var. Bir çocuğun hayatına sonradan girip onunla kalmak var. Çocuk sahibi olmayı tercih etmemek de var.  Bunların hiçbiri biyolojinin sınırlı çerçevesine sığmıyor. Çoğu zaman en gerçek bağlar da tam da bu sığmayan yerlerde kuruluyor. İnsan yalnızca üreyen değil, bağ kuran bir varlık.

Kutsal annelik ve duyulmaz çığlık

Bir de anneliğin hiç konuşulmayan, gözden ırak tutulan tarafı var. Sevginin değil, yükün olduğu taraf. Sınır koymanın zorlaştığı, bazen imkânsızlaştığı taraf. ‘Kutsal annelik ve duyulmaz çığlık’ üzerine yazarken şunu söylemiştim:

“Söylenemeyen, söylenenden daha çok şey anlatır.” Anneliğin o söylenemeyen kısmı; Yorgunluk. Sıkışmışlık. Kaçma isteği. Sürekli kendinden, kendi bedeninden, zamanından vermenin, sadece kendine ait bir hayalinin bile olamamasının yarattığı tükenmişlik.

Maggie Gyllenhaal’ın The Lost Daughter filminde Leda’nın yaşadığı şey tam olarak budur: Sevgiyle birlikte gelen bir kayıp hissi. Anne olmanın, kadın olmak başta, bir kadının diğer tüm yanlarını elinden alması üzerine kurulu bir sistem. Bir büyük zenginlik olan doğumun, annenin kendine ait hayatını kaybetmesinin yasıyla birleşmesi.

Annelik, sevginin en yoğun ve özel formlarından biridir ama sadece sevgiden ibaret değildir. Bir tür sürekli tetikte olma hali ve çoğu zaman suçlulukla birlikte gelir.

Anneliğin bu görünür ve görünmez yanlarını da bir katman olarak işleyen yeni romanım ‘Gece Unutkandırda yer alıyor şu cümle: “Suçluluk duygusu annelikle beraber gelip insanın üstünden hiç çıkmayan bir yorgan gibiydi bu ülkede.”

Bugün yaşanan tartışma tüm bu nedenlerle önemli. Çünkü söz konusu reklam küçük bir cümleyle büyük bir ihtimali açıyordu: Annelik tanımlanamayabilir. Bir duygu olabilir. Bir bağ olabilir. Bir seçim olabilir. Bunların hepsi birden de olabilir. Kesin olan şu: Annelik kimsenin tekelinde değildir.

Bugün yapılmaya çalışılan tam olarak bu: Bir duyguyu, bir bağı, yoğun bir emeği sınırları çok belli bir alana hapsetmek, bir makbul annelik ve onun üzerinden de bir makbul kadınlık belirleyip bu kıstaslara uymayan her kadını dışarıda bırakmak, ayrıksılaştırmak ve aynı zamanda hedef göstermek.

Anneliğin bugün bu kadar tartışma konusu haline getirilmesinin önemli bir nedeni de şu: Dışarıda kalanlar artık azınlık değil. Daha görünürler. Daha kalabalıklar. Ve belki de ilk kez, o kelimenin içini kendileri dolduruyorlar.

Giderek artan sayıda kadın, çeşitli açılardan mutsuz oldukları evliliklerini sürdürmek ya da sırf yalnız kalma korkusuyla evlenmek istemiyor. Bir kısım kadın da annelikle evliliği birbirinin doğal sonucu olarak görmüyor.

Annelik dünyadaki herhalde en güzel şeylerden biri ama artık daha fazla kadın, anneliği toplumun çizdiği sınırlar içinde gerçekleştirebileceği bir performans ya da sonsuz bir fedakârlık anlatısı olarak kurmak istemiyor.

Kadınlar artık anne olmayı ‘seçmek’ istiyorlar. Kutsallık değil, kendilerinin ve hayatlarının, temel haklarının ve tercihlerine saygı istiyorlar. Bu da parmak sallayarak, cezalandırarak, eksik hissettirerek ortadan kaldırılabilecek bir ‘tehdit’ değil…