Bugün Şampiyonlar Ligi’ni izlerken çoğu zaman bir futbol maçından çok daha fazlasını izlediğimizi hissediyoruz: Bir hiyerarşiyi, bir düzeni, bir güç gösterisini, bir markalar yarışını ve bu yarışın içinde ‘tek bir anın’ her şeyi değiştirebilme ihtimalini… İşte tam da o ihtimal, oyunun zaman zaman yavaşladığı, kısırlaştığı, hesap kitapla boğulduğu anlarda bile ekran başında tutabiliyor.
Turnuvanın cazibesi, büyük ölçüde ‘şöhret’ duygusundan besleniyor. Buradaki şöhret, iki katmanlı. Birincisi kulüplerin şöhreti: Tarihi olan, taraftarı küresel ölçekte yayılmış, bütçesi yüksek, yıldız biriktiren kulüpler. İkincisi turnuvanın şöhreti: Bu sahneye çıkmanın, orada ayakta kalmanın ve kupayı kaldırmanın sağladığı ayrıcalıklı mertebe.
Eşitsizlik, Şampiyonlar Ligi’nin parlaklığını artırırken, uzun vadede hikayeyi fakirleştiriyor. Çünkü sürekli aynı kulüplerin kazanma ihtimalinin yüksek olması, belirsizlik duygusunu aşındırır. Belirsizlik aşındığında, geriye yalnızca ‘güç gösterisi’ kalır. Güç gösterisi bir süre ilgi çeker; ama tekrar ettikçe sıradanlaşır. Sürpriz takımların turnuvada daha sık görünmesi, oyunun kalitesini düşürmeyebilir; aksine farklı oyun anlayışları, farklı ritimler, farklı savunma ve hücum tercihleri getirerek estetik çeşitliliği artırabilir. Ayrıca sürpriz ihtimali, eleme gecelerine yeni bir tat katar. Bugün sürpriz olduğunda bile, çoğu zaman ‘kaza’ gibi algılanıyor; çünkü sistem, güçlüleri koruyan bir akış üretiyor.
Elbette futbolda ‘tam eşitlik’, dünya düzeni işçi sınıfı lehine değişmediği takdirde bir hayal; ama kaynak dağılımı ve takvim yoğunluğu gibi meseleler, bu dengeyi etkiliyor. Daha az yoğun bir takvim, daha az sakatlık, daha taze oyuncular demek. Bu da maçların kalitesini ve hızını artırabilir. Yani eşitsizlik yalnızca para meselesi değil; zaman ve beden meselesi de.