Ömer ve Kızılcık Şerbeti: Bir aile çocuğunu ne kadar 'muhafaza' edebilir

AYŞE DENİZ YURDAKUL

@denizyurdakul

Ömer dizinin 4. bölümü bu gece yayımlanacak. Selahattin Paşalı dizinin başrolünde

Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘muhafaza etmek’ için şunlar yazıyor: 1. Korumak, saklamak. 2. olduğu gibi bırakmak, kapatmak.

Son yirmi senedir Türkiye bir ‘muhafaza etme’ mücadelesi veriyor. Kendini ‘laik‘ olarak tanımlayan kesim Cumhuriyet’le birlikte edindiği ve içselleştirdiği ‘modernizm, bilimsellik, sekülerizm’ gibi değerleri, kendini ‘dindar’ olarak tanımlayan kesim ise ‘örf-adetlerini, gelenek-göreneklerini, dinin emrettiği yaşam biçimini‘ muhafaza etmek istiyor.

Kimi siyasetçiler bunu ısrarla reddetse de yirmi senedir çok ciddi bir “yaşam tarzları savaşı” yaşadığımız bir gerçek. Tam da kimi siyasetçiler reddettiği için bu çatışmanın bir türlü görünür hale gelemediği de bir gerçek.

Yakın zamana dek, neden tabu olduğunu anlamanın bir türlü mümkün olmadığı bu tabuya dokunabilen tek yapım Netflix’te yayımlanan ‘Bir Başkadır’ oldu ve insanlar bu kadar hayatın içinde olduğu halde üzerinde hiç konuşulmayıp sanki yokmuş gibi davranılan ‘yaşam tarzı çatışması‘ konusunu ilk kez ekranda görünce şok geçirdi. Dizi kısa sürede bir fenomene dönüştü. 

Yalı aşkları 

Ülke gerçekleri ayan beyan ortadayken ve toplumun bütün bireyleri uzaktan ya da yakından bu çatışmadan bir şekilde etkilenmişken, ana akım medya uzun seneler boyunca bu konuyu tamamen görmezden geldi.

Yabancı bir ülkeden gelen bir kişi Türk Ulusal Kanallarındaki dizileri izlese Türk halkının ana meselesinin zenginlikten paralarını nereye koyacağını bilemeyen insanların yaşadığı çarpık ilişkiler olduğunu zannederdi herhalde.

Gece kıyafetleri ile dolaşan kadınlar, şık restoranlar, Boğaz’da yalılar, son model arabalar, içinde ne iş yapıldığı belli olmayan ama onlarca kişinin çalıştığı şirketler, holdingler ve bütün bu debdebenin ortasına temel konu olarak yerleştirilen ‘aşk ilişkileri’.

Sektör bilerek (kolay olduğu için, seyirci rahat tükettiği için, siyaseten bir risk taşımadığı için, büyük bir yaratıcılık gerektirmediği için) veya bilmeyerek senelerce bu öykülerin türevlerini üretmeyi tercih etti. Seyirci de, hayatın gerçeklerinden kaçmak için, sorunlarıyla yüzleşmemek için ya da sadece kendisine ne verilirse onu tüketmeye alışık olduğu için buna itiraz etmedi. 

Kızılcık Şerbeti 

Son dönemde ise ilk önce Show Tv’de yayımlanan ‘Kızılcık Şerbeti’ ardından Star Tv’de gösterime giren ‘Ömer‘ dizisi ile muhafazakar-laik yaşam tarzı çatışması yavaş yavaş mercek altına alınmaya başlanabildi. 

Kızılcık Şerbeti’nin senaristleri Melis Civelek ve Zeynep Gür. Senaryo, argümanını son derece açık, cesur ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Örneklem için muhafazakar ve laik skalanın en uçlarından iki aile seçilmiş ve aileler yine toplumun kalbur üstü ve oldukça zengin kesiminden geliyor.

Kızılcık Şerbeti’nin iki annesi: Kıvılcım (Evrim Alasya) ve Pembe (Sibel Taşçıoğlu)

Kızılcık Şerbeti’nin konusunu şöyle özetleyebiliriz: Eşinden boşanmış, iyi eğitimli, realist ve modern bir kadın olan Kıvılcım (Evrim Alasya), çalışarak iki kızını da inandığı değerler doğrultusunda yetiştirmiştir. Büyük kızı Doğa (Sıla Türkoğlu) üniversitede diş hekimliği okurken daha birinci sınıfta sevgilisinden hamile kalır ve evlenmeye karar verir. Seküler aileyi büyük bir şok beklemektedir çünkü damat ve damadın ailesi oldukça dindar ve muhafazakardır ve dünürlerinin yaşam tarzı kendilerininkinden tamamen farklıdır. 

Kızılcık Şerbeti, taraf tutmamaya çalışarak, olabildiğince ‘sadece gözlemci‘ rolünü üstlenerek, yaşam tarzları iki ayrı uçtaki bu ailelerin ve çocuklarının gerçekten bir arada yaşayabilmenin bir yolunu bulup bulamayacağını inceliyor. 

Ömer 

StarTv’de yayımlanan Ömer dizisi ise Netflix’te yer alan oldukça başarılı bir İsrail dizisi olan Shitsel’den uyarlanmış. Orijinal hikayede aile, Kudüs’te yaşayan hasidik Yahudiler. Senarist Gülizar Irmak tarafından Türk Televizyonuna  Ömer ismiyle uyarlanan dizide ise içine kapalı, muhafazakar bir mahallede yaşayan bir camii imamı (Barış Falay) ile müezzin olan oğlu Ömer’in (Selahattin Paşalı) hikayesi anlatılıyor.

Ömer, mahalleye yeni taşınan kendinden yaşça büyük ve bir çocuklu güzel dul Gamze’ye (Gökçe Bahadır) aşık olunca babası ve tüm çevresi bu aşka büyük bir tepki gösteriyorlar. Bunun üzerine aşkı ve ailesi arasında kalan Ömer, sınırları ve dogmaları sorgulamaya başlıyor. Kızılcık Şerbeti’nin aksine Ömer alt ve orta tabakadan gelen  sıradan insanların hayatını konu ediniyor.

Dayatma ters tepiyor

Bütün bu hikayelerin ortak bir noktası var. Herkes bir şeyleri ‘muhafaza‘ etmeye çalışıyor. Kimisi çağdaş olduğunu düşündüğü yaşam tarzını, kimi gelenek göreneklerini, dini vecibelerini, kimisi de çocuklarının üzerindeki otoritesini muhafaza etmeye çalışıyor. Bu hikayelerdeki anne babalar, korumaya değer olduğunu düşündükleri şey her ne ise onu, çocuklarına ve yeni nesillerine dayatarak koruyabileceklerine inanıyorlar. Muhafazakarlarla sekülerler tam da bu ‘dayatma‘ noktasında birleşiyorlar aslında. Oysa dayatma çoğu zaman sadece tepki doğuruyor. Bunu en net şekilde muhafazakar ailelerin yeni nesil çocuklarında görebiliyoruz. 

Ömer, kendinden yaşça büyük ve boşanmış Gamze’yle bir araya gelebilecek mi?

Dindar mahalle, çocukların istedikleri kadar muhafazakar olmadığından şikayetçi. Gençlerin deizme, ateizme ve agnostizme kaydığını ileri sürüyor, bununla ilgili önlem alınması gerektiğini söylüyorlar. Gençlerdeki bu değişiminin ise birden fazla sebebi olduğu aşikar ama bu sebeplerin en etkili olanı hızla gelişmekte olan iletişim kanalları.

İnternet sayesinde Türkiye’de kenar mahallede büyüyen bir çocuk bile tüm dünyadaki yaşıtlarının nasıl yaşadığını görebiliyor. Sosyal medyada onların yaşamlarını seyrediyor, Netflix, YouTube ve diğer platformlarda akranlarının oynadığı dizileri izliyor ve kabul etmek gerekir ki hiçbir ebeveyn çocuğun üzerinde akranları kadar etkili olamıyor.

Çocuklar birbirini ‘öteki’ olarak görmüyor

Ayrıca yeni nesil muhafazakar ailelerin çocukları anne babalarının sahip olduklarından çok daha fazla maddi imkanlara sahipler, dolayısıyla sosyal hayatın daha fazla içindeler. Gittikleri kafe ve restoranlarda seküler gençlerle iç içe yaşıyorlar. Eskisi gibi ağır bir gettolaşma söz konusu değil. Bütün bunlar muhafazakar ailelerin çocuklarının daha seküler olmasına sebep oluyor fakat hiçbir dönüşüm tek taraflı olmuyor tabii. Kendi semtlerinde  oturan ‘dindar‘ çocuklarla beraber okuyan aynı yerlerde yiyip içen, arkadaş olan hatta flört eden seküler aile çocukları da ‘muhafazakar‘ kökenli akranlarını ‘farklı‘ ya da ‘öteki‘ olarak görmüyorlar artık. Yani aslında çok fanatikleşmiş gruplar dışında kalan gençlerin alanında sular çoktan akmış ve bir şekilde yolunu bulmuş. Değişime direnen ise her iki mahalledeki anne ve babalar. 

Seküler-muhafazakar kamplaşmayı anlatan diziler gösterime girdiğinde her iki taraftan da çeşitli tepkiler yükseldi. Seküler taraf, ‘başörtüsü‘ gibi çoktan kapanmış bir sorunu ekrana taşımanın kapanmış bir  yarayı tekrar kaşıyıp muhafazakarlara yeniden bir mağduriyet imkanı vermekten başka bir işe yaramayacağını, dindar mahallenin Akit gibi fanatik temsilcileri ise imam ve müezzin gibi dini şahsiyetlerin ekran malzemesi olarak kullanılamayacağını söyledi. 

Gamze (Gökçe Bahadır) İmam Reşat (Barış Falay) ve Ömer (Selahattin Paşalı)

Oysa yapılması gereken şey deve kuşu gibi başımızı kuma gömüp kendimizi yalı hikayeleri ile avutmak, bırakalım kol kırılsın yen de içinde kalsın demek değildi belli ki… Problemler görmezden gelinince ortadan yok olmuyor. Kan içip kızılcık şerbetiydi demeyi bırakıp bu toplumsal gerçeği ilk önce kabul edip sonra da üzerinde tartışabilirsek eğer, belki de iyi kalpli saf bir müezzin, aşık olduğu boşanmış komşusuyla evlenip mutlu olabilir.