Unutmamamız gereken bir gerçek var: O da içinde bulunduğumuz sistemin bir “seçimli otokrasi” olması.
Seçimli otokrasinin en kısa tanımı, kural tanımamazlığı.
Evet seçmene bir sandık getiriliyor.
Ama sandığı demokratik norm ve standartlar yönetmiyor.
Kampanyadan oy sayımına ve seçim sonuçlarının açıklanmasından onayına dek sistemi, en son İstanbul seçimlerinde tanık olduğumuz üzere adı üzerinde “otokrat” şartlıyor.
Seçimi bu yüzden kıl payı farkla değil, açık ara almak hayati önem taşıyor.
Seçimli otokrasilerin formülü “3 P” üzerine kurulu: “Popülizm”, “polarizasyon/kutuplaşma”, “post gerçek” namı diğer “dezenformasyon”…
Buna önceki gün İYİ Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın kurşunlanması örneğinde gördüğümüz üzere bir “4. P”yi, “provokasyon”u ekleyebiliriz…
Provokasyon, diğer deyişle “şiddet”, “korku” ve “gerilim” boyutu “seçimli otokrasi” kampanyasının olmazsa olmazına dönüşebiliyor.
Sandığa bir demokrasi şöleni ile değil de bir korku ve gerilim filmi havasında gitmemiz bu yüzden.
Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç dahi sandığa çöken bu karanlık atmosfere karşı kamuoyunu uyarma ihtiyacı hissediyor, itidal çağrılarında bulunuyor. Niye bu provokasyonlara bu denli açığız peki? Çünkü demokrasinin kurallarının hiçbiri artık yok, çalışmıyor. Güçler dengesi yok, iflas etmiş. Yargı bağımsızlığı gitmiş. Medya birkaç istisna dışında tamamıyla iktidar odaklı “post-gerçek/dezenformasyon” aygıtı/enstrümanına dönüşmüş.
Dizilere değin her şey giderek bu büyük propaganda aygıtının parçası olmuş. Öyle ki RTÜK ramazanda içkiyi de geçtik dizilerde “su içmeye” dek ambargo koymuş.
Aykırı sesler susturulmuş, sosyal medya kuşatılmış.
Ekşi Sözlük gibi salt muhalif olmayan çoksesli siteler bile engellenmiş.