Neden bu kadar kolay dayak yiyoruz?
N

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Gün aşırı bir şiddet görüntüsü izliyoruz. 

Gazeteciler saldırıya uğruyor. Eğer yandaş değilse, devletin ve havuz dalkavuklarının ilgi alanına girmiyor pek. 

Kadınlar katlediliyor, hem de herkesin gözü önünde, o gözlerin içine baka baka. Sevgilileri tarafından, ayrılmak istedikleri kocaları tarafından, tacizcileri tarafından. Kadın özgürleşip kendi ayakları üzerinde durmaya başladıkça ve tabii itiraz ettikçe, erkek kültürün berbat yüzüyle karşılaşıyor. Maçizmin, bu tip rejimlerin alametlerinden olduğu malum. Erkeğin kaba gücünün ilk hedefi kadın ve çocuklar oluyor. Dayak yiyen, tacize uğrayan, tecavüz mağduru çocuklar.

Bir avukat, Çırağan Sarayı önündeki ‘devlet düğünü’ trafiğine itiraz ettiği için cumhurbaşkanlığı korumaları tarafından ‘araç içinde’ darp ediliyor. Avukatın anlattıkları akıl fikir alır türden değil. İleri derecede bağımsız yargı, avukatı bir süre ev hapsinde tutuyor! 

15 Temmuz ardından işkence/kötü muamele haberleri duyuluyordu. Bir ara durulmuştu sanki, son haftalarda yeniden başladı. Ömer Faruk Gergerlioğlu bu konuda düzenli olarak halkı bilgilendiren bir milletvekili. Ürkütücü iddiaları dile getiriyor. Yalnızca o değil, aynı haberler gazetecilik ahlakını kaybetmemişler tarafından da yapılıyor. Kaçırılanlar. Aylarca işkence gördüklerini iddia ediyor insanlar. Haftalardır haber alınamayan yurttaşlar var. Bu felaket durum bir kaç milletvekili dışında siyasetçiler tarafından dile getirilmiyor. Türkiye kalabalığında hiçbir tepkiye neden olmuyor. TBMM üyelerinin, üçü beşi dışında hemen hepsi suskun. Yeni sistemde artık bir işlevleri kalmayan, “olsalar da olur olmasalar da” konumundaki vekiller, nadiren işe yarayabilecekleri böyle durumlarda da susmayı tercih ediyor. Daha doğrusu, konuyla ilgilenmiyorlar! 

Bir iş yerinde, iki çalışan, iş yerinin sahibi tarafından yumruklandı geçen ay. Çalışanlar o iki ayaklıyı gördüklerinde ayağa kalkmamışlar. Sen misin fark edip kalkmayan! Onlar karşılık veremiyor tabii. Çünkü kapitalizmin en süfli versiyonu olan ‘anti-demokratik siyasal sistemdeki uygulaması’, yoksulun ‘elini kaldırmasına’ dahi engel oluyor. Ekmek meselesi. O saldırgan, önce sosyal medya tepkisiyle göz altına alınıp ardından serbest bırakılıyor.

Bir zabıta müdürü, yolun ortasında temizlik işçisini tokatlamıştı aylar önce, hatırlarsınız. İnsanın içindeki tüm öfkeyi, kenarda köşede kalmış ne kadar nefret kırıntısını ortaya çıkarıyor böyle görüntüler. Kolay değil hakikaten insanın insana yaptığı bu alçaklıklara katlanabilmek. 

Bir başka görüntüde, araç sahibi bir diğer iki ayaklı, aracının kutsal kaportasına zarar verdiğini düşündüğü çocuğu yumrukluyordu.

Cenazede ana muhalefet partisi lideri yumruklandı. ‘Yakın!’ sesleri duyuluyordu, yıllar öncesinde olduğu gibi. Saldırganlar serbest bırakıldı. Birileri gidip yumruk vuran elleri öptü, saldırganla hatıra fotoğrafı çektirdi.

Kürtler meselesine girmeye gerek var mı? Yok tahmin edersiniz. Bir ilde yere yatırdılar insanları en son. Ellerini bağladılar. Ülkenin bir bölgesinden alışıldık hukuk reformu manzaraları bunlar. Hiç kimse dayak yemese de Kürtler yiyordu zaten. Pardon, Kürt diye bir şey yoktu tabii, Kürt olduğunu iddia eden ‘dağ Türkleri’ eziyet görüyordu. Eziyet görürken de, ‘bilinmeyen bir dil’ konuşuyorlardı. 

Sayfalarca, sabahlara dek örnek vermek mümkün. 

Seyrediyoruz. Öylece seyrediyoruz. Hiç bir şey olmuyor. Hakaretler, aşağılama, hedef gösterme, tehdit, fiziksel şiddet… Gündelik yaşamımızın sıradan haberleri. Milyonlarca insan, güne kaldığı yerden devam ediyor.

AYM önünde, tren kazasında yakınlarını kaybeden insanlar basın açıklaması yapmak istedi. Polis saldırdı. Kime? Anayasal haklarını kullanan insanlara. Nerede? ‘Anayasa Mahkemesi’ önünde. Hayat devam etti. Şu cümleyi onarca kez kurmayı istiyorum aslında: “AYM önünde, anayasal haklarını kullanmak isteyen ve yakınlarını tren kazasında kaybetmiş acılı ailelerin, polis tarafından tartaklanması.” Önemli bir mahkeme ama AYM. Eskiden Yıldız’a çıkan yokuştaydı. Şimdi Ahlatlıbel’de. Ferah, camlı filan bir bina. İçinde çok önemli adamlar var, hakimler. 

Çok kolay dayak yiyoruz. Çok kolay hakarete uğruyoruz. Çok kolay tartaklanıyor, itilip kakılıyoruz. 

Vergi ödüyoruz. O vergilerin saray vs. yapıp lüks araç almaktan arta kalanı kamu kurumlarına, kamu harcamaları için aktarılıyor. O kamu kurumlarından bir kaçı, kendisine tahsis edilen kamu kaynaklarıyla alet edevat alıp memur istihdam ediyor. Ardından o memurlar, kendilerine verilen o alet edevatla, muhalif olanlara dayak atabileceğinden kuşku duymayarak şiddet uyguluyor. İnsanın kendi parasıyla rezil olması, bu olsa gerek! 

Bir kez daha yinelemekte yarar var: Yaşamın muhtelif alanlarında, günlük faaliyetlerimizde ve kamu gücü karşısında it muamelesi görüyoruz. Oysa, insanız. Yalnızca insan değil, aynı zamanda ‘eşit’ yurttaşlarız. Bizlere o muameleyi yapmaya cesaret edenler bu cüreti, üretilen toplumsal rızadan alıyor. Rıza gösteren biziz.

Daha önce de yazmıştım… İlk, orta ve lise eğitimi almayıp doğrudan Mülkiye’ye girseydim, önceki yıllarda ise yalnızca sinema ve tiyatroya gidip edebiyat okusaydım; hem daha mutlu hem de daha birikimli bir insan olurdum. O milli eğitim tornasının hiçbir anını hayırla anmıyorum.

12 Eylül sonrasıydı ve hem ortaokul hem de lisemde ‘işkence’ vardı. Sakın büyüttüğümü düşünmeyin. Sıradan kötü muameleyle karşılanamayacak bir şeylerden söz ediyorum. Hâlâ düşündükçe tahammülde zorlandığım dayak sahneleri hatırlıyorum. Ortaokulda bir arkadaşımız, edebiyat öğretmeni her tahtaya kaldırdığında ağlamaya başlardı. Çünkü hemen her seferinde yanıt veremez ve tokat yerdi. Dayak yiyeceğini bildiği için konuşamıyordu. O faşist herif, yineliyorum, bir edebiyat öğretmeniydi. 

Lisede, sıra dayağı çok yaygındı. Bir ‘sigara’ kontrolünde, cebinde tütün bulunan bir arkadaşımızın burnundan kan geldiğini hatırlıyorum. Dayak son derece sistematik ve şiddetliydi. O faşistler, öğretmendi. O mahallenin çocukları ve aileleri, mücadele edebilecek güce, desteğe, gelire ve bilince sahip değildi. Tanık olduğum işkence, 1980’ler İstanbul kenar mahalle okullarında yaşanıyordu.

Hiç bir şey olmadı. Hiç kimsenin başı derde girmedi. Herkes yediği dayakla kaldı. Neden? Nasıl oluyor bunlar? Neden hiç bir rezillikle mücadele gücünü bulamıyor insanlar? Neden o faşist it sürüsünün vurduğu yerde gül bitsin? Neden? Nasıl olur da, ‘dayak’ ile güzelim ‘gül’, aynı cümlede geçer? Neden hiçbir öğrenci, asgari yurttaşlık bilinciyle hareket edemedi? Yapamazsın, diyemedi. 

Ne oldu o insanlar? Dersini yapamadığı için, iç cebinde tütün bulunduğu için defalarca tokat yiyen arkadaşlarım? Nasıl karşılıyorlar şu anda olup bitenleri? Şiddetle ne tür bir ilişki kurdular yaşamlarının geri kalanında? Örneğin, bir heykeli öpmesi için eşraf tarafından tartaklanan Kürt’ü gördüklerinde, ne hissediyorlar? Hatırlıyorlar mı? Yoksa, olağan mı görünüyor her şey?

Ödediğimiz maaşlarla şatafat içinde yaşayan takım elbiseli sevimsizler, nasıl oluyor da böylesine yok sayabiliyor bizleri?

Yurttaş mıyız? Öyleysek, nereden belli?

Bu konuda birkaç yazı daha, iyi olabilir.

Hiç kimse bizi tartaklayamaz. Hiç kimse görmezden gelemez. Hiç kimse işkence/kötü muameleye sessiz kalamaz. Hiç kimse ama hiç kimse. Neden bu kadar kolay horlanabildiğimiz üzerine kafa yormalıyız…