Dünya çapında meşhur Amerikan konfeksiyon markalarından birinin, bidayetinde pazarlama taktiği “nefret” duygusuna hitap etmek idi. Irkçılığın yoğun olduğu günler ve şirkete adını veren patron kalkıp, “Ürünlerimin zenciler tarafından giyilmesini istemiyorum” diyor.
Tabii fırtınalar kopuyor. Sonuç, satış patlaması. Sebep: Beyazlar çoğunluk ve bu pahalı ürünleri alacak para sadece onlarda mevcut.
Başbakanımızın nefret söyleminin, bir siyasî iletişim ve pazarlama tekniği olduğunu unutmayalım. Güç arayışı meşrû sınırların dışına çıktığı zaman nefrete yaslanmak zorundadır.
Yahudi düşmanlığı olmasaydı, Hitler bu kadar kestirmeden diktatörlük kurabilir miydi? “Kültürlü” Almanlar, bu nefret duygusu ile kaderlerini tek kişiye teslim ettiler.
Atalarımızın “öfkede akıl olmaz” sözünü, Erdoğan’ın “öfke bir hitabet sanatıdır” vecizesi ile değiştirmeliyiz. Belgesellerde karşınıza çıkar: Hitler’in ayak parmakları üzerinde yükselip, parmağını tehditle sallarken yüzüne hakim olan öfke yüklü ifade gerçekten etkileyicidir.
Şablon, propaganda yüklü Amerikan filmlerinin bayat repliğine uyuyor. Başkan, ülkesine zarar vermek için kendisini hedef alan kötü adamlarla zorlu mücadeleyi bir yığın badireyi atlatarak kazanır. Yorgun, bitkin ve öfkelidir. Eşi, toparlanmak için biraz dinlenmesini ister. Klişe cevap: “Olmaz, yöneteceğim koskoca bir ülke beni bekliyor.” Ne aşk değil mi?
Bulutların nefret yüklü olmasını anlamalı ve anlayışla karşılamalısınız. Aşk ve nefret ikiz kardeştir ve her biri yekdiğerine anlam kazandırır.
Kuvvetli bir aşk için, Kaf Dağı’nda kellesi alınacak kötü bir canavar titreyerek beklemeli.
Nefretin koyulaşması için, aşkın delice ve çok kuvvetli olması gerekli. Nefretin kolay kolay aşka dönüşmesi mümkün değil ama aşktan her zaman büyük bir nefret çıkabilir. Yani?
Yanisi şu: Başbakanımız ülkesini çok seviyor. Kural olarak aşk ve nefret günden güne arttığına göre, bir çare bulmamız lazım.