Metroda 'kadın' görevliye yönelik saldırı üzerine…
M

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Gözle görülür dinselleşmeyi ve sırtını devlete/bir partiye dayamış olanların kontrolsüz özgüvenini yansıtan olaylar/durumlar/gelişmeler üzerine yazılması, özellikle son zamanlarda “Gündem değiştirmeye çalışıyorlar, sakın oyuna gelmeyin” tepkisiyle karşılanıyor.

Öylesine oyuna gelmiyor ki uyarı sahipleri, Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesine ilişkin dahi tek sözcük çıkamadı ağızlarından. Ayasofya’nın tarihi, müze yapılma gerekçesi, yalnızca Atatürk’ün değil örneğin Celal Bayar’ın da imzası olan 1934 tarihli karar hakkında Danıştay’ın akla zarar gerekçesi, o gerekçenin olası hukuksal ve siyasal sonuçları, uluslararası ilişkiler vs… Tek sözcük sarf edemediler.

Birkaç gün önce gerçekleşen vahim bir saldırıdan söz etmek istiyorum bu yazıda. Vahametin, o metro istasyonuyla sınırlı olmadığı kanısıyla.
Görünen o ki İstanbul’un bir kez daha fethedildiği geçtiğimiz Cuma günü, metroyu ‘valilik talimatı nedeniyle’ durdurmak zorunda kalan kadın vatmana yönelik saldırı girişimi, başka bir mekânda, başka insanlarca ve türbanlı bir kadına yönelmiş olsaydı; İslamcılar önümüzdeki çeyrek yüzyılın her günü bu saldırıdan söz eder, o görüntüden izansız mağduriyetler türetir, seçim meydanlarında üstüne ekleyerek anlatırlardı. Gerçekleşmemiş eşsiz ‘Kabataş fantezisini’ nasıl kullandıkları düşünülürse!

O gün, o metro durağında, indirilme gerekçelerini muhtemelen anlamamış insanlar bir kadın görevliye neden saldırmak istemiş olabilir? Güvenlik görevlisi ile ona yardım eden aklı başında yurttaşlar olmasaydı ne yapacaklardı? İBB, CHP’de değil de AKP’de olsaydı böyle bir linç hevesi olur muydu? Peki, kadın görevlinin başının açık oluşu, saldıranların cüretkârlığını artırmış mıdır?

Bir kısmı sarıklı ve cüppeli olan saldırgan güruhun Ayasofya’ya gittiğini, haliyle çok heyecanlı ve coşkulu olduğunu tahmin edebiliriz. Dolayısıyla, metronun durması sıradan bir aksilik değil, o gün başlayan ‘yeni ve kutlu yürüyüşün’ engellenmesi olarak algılanmış olmalı. Kim engelliyor? Belediye. Üstelik bir kadın marifetiyle! Tepki gösterenlerin cinsiyeti? Görebildiğim kadarıyla tümü erkek.

Bazı şeyleri sık sık yinelemekte sakınca görmüyorum: Artık yıllar öncesinden farklı bir din ve dindarlık söz konusu belli muhitlerde. Olayın gerçekleştiği yer, Türkiye’nin en dindar semtlerinden birinin eteğinde. Bundan 50 yıl önce dünyaya geldiğim Hırka-i Şerif ve çevresi o zaman da dindardı. Ancak ne oran, ne kılık kıyafet, ne söylem, ne esnaf, ne de sokaklar o günleri andırıyor. Dindar semt ahalisi, o kadar da dindar olmayan kesimlerle içli dışlı yaşayabiliyordu. Çizgiler bu ölçüde açık, kesin ve kalın değildi. Dindarlık bir tür gösteriye dönüşmemişti. Şimdilerin Fatih’inde erkek ve kadın birlikte bir dükkana girdiğinde, esnafın yalnızca erkeğin yüzüne bakarak konuştuğuna tanık olmak işten değil. Birkaç yıl önce Eyüp’te bir esnafa, elimdeki ‘amorti çıkmış’ çeyrek biletle ‘büfe’ sorduğumda, “Yakında var ama tarif edemem” yanıtını verdi. Yol tarif ederse günaha gireceğini düşündü! Böyle bir tavırla ilk kez karşılaşmıştım.
O semtlerin dünyası, bu yazıyı okuyan okurun hiç olmazsa bir kısmının hayal dahi edemeyeceği ölçüde farklı ve kapalı. Dışarıya daha açık ve tartışmasız biçimde daha şuurlu olanlar ise, kadınlar. Çektikleri çilenin, inatla evde tutulmaya ve küçük yaşta evlendirilmeye çalışılmalarının nedeni bu.

Bizlere hitap eden, önemsediğimiz hemen hiçbir kavramı umursamayan, bambaşka yerlerden beslenen, kendi hikâyeleri olan insanlar. 20 küsur yıl önce sekiz yıl zorunlu eğitim kabul edildiğinde, bizim esnaf arasında, ‘ortaokullarda Lenin’in kitaplarının okutulacağı’ dedikodusu dolaştırılıyordu! Sizleri çok güldürebilir ya da hayrete düşürebilir, ancak inanmakta zorluk çektiğimiz bazı şeyler, aynı toplumda ve yan mahallede yaşadığımız insanların kanaatini oluşturuyor.

Tahmin edersiniz, küçümsemek için vermiyorum bu örnekleri. Eşitiz, insanız ve herkes gibi o insanlar da kendi koşullarının sonucu. Son zamanlarda Türkiye ve dünyadaki değişim, özellikle sosyal medya hayli dönüştürücü olsa ve kalın duvarlarda irili ufaklı delikler açılabilse de, kapalılık farklı formlarda devam ediyor.

Günümüzde bu duruma bir de ‘kamuculuğun’ iyice unutturulmuş olması gerçeği eşlik ediyor. İdeolojik bombardıman altında, hemen tüm kamusal hizmetlerin ancak ‘özelleşirse’ nitelikli biçimde verilebileceği genel kabul gördü ne yazık ki. Gelir uçurumu, çok iyi eğitim almış bir azınlıkla berbat eğitim almış çoğunluk arasındaki farkı iyice belirginleştirdi. Son üniversite sınavındaki ortalamaları okumuşsunuzdur. Sonuçlar o çocukların hatası değil. Feci bir eşitsizlikle karşı karşıyayız. Artık yoksul çoğunluğun çocuklarının diğerleriyle kamusal ortak alanlarda karşılaşma olasılığı dahi kalmadı. O şanslı azınlık da, bir fırsatını bulup yurt dışına çıkacağı günü planlıyor.

Bu durumun kaçınılmaz sonuçlarından biri lümpenliğin rağbet görmesi oldu. Gidin Taşlıtarla meydanına, oturun ve insanları seyredin. Gelecek umudu olmayan, ne yapacağını bilemez halde ve ellerindeki telefonlardan pırıltılı yaşamları ‘dikizleyen’ gencecik insanlar. Çocuklara öfke dışında bir seçenek kalmıyor. Tek şansları işçileşmek ve artık bundan bile pek umutları yok gibi.

AKP’li yıllar, aslan sosyal demokratların ‘israf’ dediği yöntemlerin de yardımıyla ağzı dualı milyonerlerin sayısını artırırken gelir uçurumunu ürkütücü boyutlara vardırdı. İktidar tabanının ciddi bir oranını oluşturan yoksul kesimin payına bolca hamaset, yeni Osmanlıcılık hikâyeleri, ‘dirilişli kuruluşlu’ yerli diziler, giderek büyüyen ve yanlış yerlere yöneltilen öfke düştü. Eyüp’te birileri çok kısa sürede devasa servetlere kavuşurken, çoğunluk olan diğerleri Feshane şenliklerinde sultan kıyafetiyle fotoğraf çektirebiliyor olmanın gururunu yaşadı.

Şimdilerde bir kesim, iktidarın sembolleriyle paralel biçimde aslında hakkında bir şey bilmedikleri Osmanlı devri hayaline kapılmış durumda ve onlar için Ayasofya yolunda, yani ‘kutlu dava yolunda’ duraklayan metro, tahammül edilmez bir durum! Depreşen Osmanlı merakıyla ilgili, meslektaşım Nagehan Tokdoğan’ın “Yeni Osmanlıcılık- Hınç, Nostalji, Narsizm” (İletişim, 2018) adlı güzel çalışmasının sonundan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Osmanlı geçmişinin yeniden kurgulanmasında öne çıkan ve AKP’nin siyasetini de büyük oranda belirleyen İslam vurgusu, ‘bastırılanın geri dönüşü olarak’ bugün bizatihi devletin içine işlemiş, kendisine resmî ideolojik çerçeve içinde geniş bir yer açmış durumda.”

Parti ve sadık taraftarının ‘davası’ yolunda, o vagonu yürütmeyen (!) belediyeye ‘düşman’ muamelesi yapıyor söz konusu ‘azınlık’, hiç kuşkunuz olmasın. Bir yerel seçimi, salt bir yerel seçim olarak kabullenmediler ilk günden bugüne. Büyük şehirlerin yönetimindeki ‘israf’ olanaklarının kaybedilmiş olmasından söz etmiyorum. Hiçbir ‘israf’ imkânı olmayan fanatikler de CHP belediyesini düşman gibi görüyor. O hale getirildi insanlar. Durup dururken değil, uzun süre çaba harcandı bu duruma gelmeleri için.

Böylesine hınç dolmuşların, CHP’li bir belediyeyi işgalci gibi görenlerin sayısı kaçtır, bilemiyorum tabii. Azınlıkta olduklarını ve çoğunluktaki inançlı yurttaşın bu ölçüde bir öfkeye pek pirim vermediğini; her şeye, aksi yöndeki tüm çabalara rağmen komşusuna düşmanlık beslemediğini tahmin edebiliyorum. Ancak söz konusu güruhun, genellikle adlandırıldığı gibi ‘bir avuç’ olmadığını da düşünüyor ve görüyorum!

Bana kalırsa asıl sorun fanatiklerin bir avuç olup olmaması değil; dindarlar içinde azınlığı temsil eden adanmış fedailerin yaptıkları ve yapabileceklerinin, çoğunluktaki muhafazakâr kesim tarafından ne ölçüde tepkiyle karşılandığı, karşılanacağı.

Uzatmak istemiyorum… Özetle: Muhafazakârın can yakıcı açmazlarından biri, ısrarlı, bezdirici sessizliği. Olup biten pek çok şeyi ya hiç umursamıyor ya da sessizlikle geçiştiriyor. Çekiyor perdesini, çocuğunu oturtuyor dizinin dibine, açıyor televizyonu… (Neyse ki artık çocukları değişiyor ama, özellikle kız çocukları.)

Ezcümle, bir yurttaş olarak beni endişelendiren o saldırgan azınlığın, örneğin benim gibi birini bir kaşık suda boğma, yok etme arzusu değil; bunu, bana/bizlere karşı nefretlerinin farkındayım(z) zaten. Mesele, evine ekmek götürme dışında bir kaygısı olmayan sade ve dürüst yurttaş çoğunluğunun olup biteni sessizlikle karşılıyor olması. Zımni ya da açık onayları.

O gün kadın görevli zarar görseydi, kaç gün gündem olurdu, basında ve haberdar olan toplum kesimlerinde hangi dille tartışılırdı, saldırganlar nasıl ifade verirdi, doğru düzgün ceza alırlar mıydı?

‘Bir avuç’ azgının yol açtığı ‘münferit’ tatsızlıklar değil bunlar. O metro durağını memleket, kendimizi de görevli kadın gibi düşünelim. Horlanan, hakları elinden alınmış, mütemadiyen hakaret işiten, sesini duyurması engellenmeye çalışılan insanlarız. Bir gün metroda çıkıyorlar karşımıza, bir gün Kadıköy’de ellerinde sopayla, bir gün Beyoğlu’nda palayla. Birlikte yaşam gibi bir dertleri yok; kutlu yolculuklarına engel gördükleri herkesi ezmek, eziyet etmek derdindeler.

Biri olana bitene bakıp ‘münferit’ olayların sorumlusu ‘bir avuç fanatik’ görebilir. Buna mukabil başka şeyler görmek için de yeteri kadar nedenimiz var!

Söyleşi önerisi: 1000 gündür cezaevinde eziyet edilen Osman Kavala’nın Medyascope’ta yayınlanan söyleşisini buraya bırakıyorum.

Yazı önerisi: Bahadır Özgür’ün, Duvar’da yayınlanan (28 Temmuz) “Ayasofya’da kılıç, Taksim’de pala, Kadıköy’de sopa” başlıklı makalesini öneririm. Yazarın şu cümlesini özellikle alıntılamak istiyorum: “…bunun bir işareti Kadıköy esnafına, ‘Taksim’i beş yılda temizledik. Sıra burada’ sözlerinde veriliyor. Zira iktidar, ekonomik krizin sağladığı motivasyonu da kullanarak, merkezlerdeki ‘mülkiyet değişimi’ ve ticari geliri yeniden paylaştırarak, bir ‘esnaf restorasyonu’nu hızlandırmış durumda.”

Unutmayalım, Taksim’i kısa sürede dönüştürüp ‘Laleli-Feshane’ arası bir yere benzetmekte hiç zorlanmadılar!