Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İngiliz Sky TV’nin Arap ülkelerine yönelik yayınına bir demeç verdi.
“Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı kimlik siyaseti zihniyetine sahip olduğu sürece bu üyelik asla gerçekleşmez” dedikten sonra üyelik sürecinin siyasi ve kültürel bir tıkanıklık içinde olduğunu ileri sürüyor.
“AB ulus üstü bir kurum olmayı başardı ama medeniyet üstü bir kurum olmayı başaramadı” diyerek, Türkiye’nin ‘farklı bir din ve medeniyete ait olduğu algısıyla dışlandığını’ söylüyor.
Türkiye, insan haklarına saygılı, ifade özgürlüğünün kısıtlanmadığı, yargının evrensel hukuk ilkeleriyle bağlı olduğu, devlet ile vatandaşlar arasındaki ilişkinin ‘hak temeli’ üzerinde kurulduğu bir ülke mi olacak?
Yoksa örneklerine Orta Asya’da, Ortadoğu’da rastlanan türden bir otokrasi mi?
İktidarın tercihinin ikincisi olduğu, bu konuları ağızlarına hiç almamalarından belli oluyor.
Onun için AB’yi ‘kültürel ve siyasi tıkanık’ ile suçlamadan önce kendi ‘kültürel ve siyasi tıkanıklıklarımızı’ açmalıyız.
Meselemiz bu: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Brüksel’deki bir AB vatandaşının sahip olduğu haklara sahip olacak mı, olmayacak mı?
Kendimize hangisini layık görüyoruz?