Türkiye’de faiz tartışması sürekli gündemde. Faiz ‘yüksek’ mi olmalı, ‘düşük’ mü tutulmalı? Enflasyonu düşürür mü, büyümeyi boğar mı? Oysa bu tartışmaların çoğu aynı noktayı ısrarla ıskalıyor: Faiz, teknik bir politika aracı değil; ülkeye döviz girişinin sürekliliğinin sağlanması amacıyla doğrudan bağlantılı ve gelir bölüşümünü yeniden düzenleyen siyasal bir mekanizmadır.
Türkiye’de faiz oranı, fiilen bir ‘sermaye çekme aracı’ işlevi görür. Yüksek faiz, yalnızca içerde kredi maliyetlerini artırmaz; aynı zamanda ülkeye kısa vadeli döviz girişini teşvik eder. Bu girişler olası krizleri geciktirdiği gibi büyümeyi artırır, döviz kurunu baskılar, TL’yi görece değerli kılar ve ithalat üzerinden fiyat artışlarını sınırlar, ta ki yeni bir krize kadar.
Sonuç olarak faiz politikası teknik bir mesele olarak sunulsa da tüm bu grupların etkilemeye çalıştığı politik bir mesele olarak görülmelidir. Ancak bu politik olma halinin de yapısal sınırları vardır. Kendi faiz politikasını hayata geçirmek isteyen sermaye kesimleri döviz girişini de garanti etmelidir. Zira siyasal olarak iktidara yakınlığın sağladığı iktisat politikalarının oluşumunda etkili olma halinin sınırının geç kapitalistleşmenin yapısal güçlükleri ile çizildiğini yakın tarih göstermektedir. Ekonominin Şimşek yönetimine devredilmesinin arkasında da bu gerçeklik yatmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de faiz tartışmasını ‘doğru oran’ arayışına indirgemek yanıltıcıdır. Asıl mesele, faizin hangi birikim ve bölüşüm rejimi içinde, kimin lehine ve hangi maliyetleri kime yükleyerek çalıştığıdır.