
DAĞHAN IRAK
daghan@daghanirak.com
@daghanirak
Aslında parti-devletin iletişim kurmaylarınının birbiri ardına yaptığı inanılmaz iletişim gaflarını ele alan bu yazının başlığı, Twitter’daki ‘ölmüş-ölmemiş’ kavgasına referansla ‘Schrödinger’in Cumhurbaşkanı‘ olacaktı, ancak ne yalan söyleyeyim, bu iktidarın şakadan anlamama huyu malum olduğundan hiç başımı belaya sokasım gelmedi. Diğer taraftan yiğitliğe kakao da sürdürmek istemediğimden, bu pek eğlenceli başlığı kendime de saklayamadım, böyle yazının arasında kaynattım. O başlık da bir nevi, Schrödinger’in başlığı oldu yani, hem atıldı, hem atılmadı.
Her şeyden önce şunu söyleyeyim, ben sayın 12’nci cumhurbaşkanına uzun ömürler dileyenlerdenim. Umarım sağlıklı olur da, 13’üncü cumhurbaşkanı arkasından el sallarken, Saray’a arkasını dönüp ağır adımlarla yürümek nasip olur kendisine. Demokratik teamüllerin gereğidir zira, halk yeter dediğinde, sarayları, arabaları ve bütün detaylarıyla tüm hesap defterlerini yeni yöneticilerin tasarrufuna bırakıp gitmek. Sayın cumhurbaşkanımızın bu soylu geleneğin parçası olmayı sabırsızlıkla beklediğinden eminim. Ben bekliyorum açıkçası…
Cumhurbaşkanının sağlık durumuna dair analiz yapacak hâlim yok, ona tıp doktorları karar verir, benim adımın başındaki doktor ünvanı o işe yaramıyor. Ne işe yaradığına dair tartışmalar mebzul olmakla beraber, ilmî ve meslekî olarak iletişimden biraz anladığımı ümit etmekteyim. O yüzden bu yazının konusu, cumhurbaşkanının sağlığı değil, bununla ilgili çıkan tartışmanın yönetilmesindeki sakarlık.
Demokratik bir ülkede yöneticilerin sağlık durumuyla ilgili kamusal bir merak olması normaldir. Britanya’da günlerdir Kraliçe Elizabeth’in sağlık durumuyla ilgili haberler çıkıyor, Amerika’da ise Biden’ın dili sürçse haber oluyor. Almanya’da Merkel baygınlık geçirdiğinde de haber olmuştu.
Diğer taraftan otokratik bir ülkede yöneticilerin sağlık durumuyla ilgili yalnızca merak oluşmaz, söylenti de çıkar. Zira halk, devlet yönetimine dair hiçbir şeyin şeffaf olmadığının farkındadır ve bu onu her türlü söylentiye açık hâle getirir. Hiçbir şeyin hiçbir şekilde açıklanmadığı bir ülkede, zamanla her şey her şekilde açıklanmaya başlar.
Türkiye’ye baktığımızda, yukarıda anlattığımız tablonun dikiz aynasında çoktan görünmez hâle geldiğini görüyoruz. Hiçbir şeyin şeffaf olmaması, Türkiye için bayağı olumlu yönde bir gelişme olurdu. Zira en az 2013’ten beri, Türkiye tam bir alternatif gerçekliğin içinde yaşıyor. Her şey normalmiş gibi ama her şeyin başka türlü açıklandığı bir anlatı dahilinde. Yok başka bir metaverse, yaşıyorsunuz işte!
AKP, ilk büyük yenilgisini aldığı Gezi’den beri ‘gaslighting‘ denen ve karşısındaki insanın gerçeklik algısını hedef alan manipülasyon tekniğini hem şiddet, hem de miktar olarak o kadar yoğun kullanıyor ki Türkiye’de herhangi bir şeyi, herhangi bir şekilde bağlama oturtarak üzerinde konuşmak imkansızlaşıyor. 2013’te, camide içki içilmesinden, deri eldivenli yarı çıplak adamların başörtülü anneyi yerde tekmelemesine kadar (yeni muhalif Elif Çakır’a selamlar, unutmadık!) her türlü yalanın söylenmesiyle başlayan bu süreç, parti-devlet sistemine geçildikten sonra kamu kaynaklarının sınırsızca pompalandığı bir iletişim aygıtının kurulmasıyla şahikasına erdi. Bilhassa AKP’nin aşağılanarak kaybettiği ikinci İstanbul seçiminden beri, bu iletişim aygıtının devlet yönetimindeki yerinin kuvvetlenmesine şahit oluyoruz.
Diğer taraftan, bu iletişim aygıtının (gülme tutmadan ‘başkanlık‘ diyemediğim için adını yazamıyorum kusura bakmayın) yönetimindeki stratejisizlik gözden kaçırılabilecek gibi değil. Daha başka bir yazıda uzun uzun anlatmıştım, tekrar olmasın, editörlerim buralara bir yere linkini koyar, tek strateji, Erdoğan’ı mutlu etmekmiş gibi görünüyor, muhtemelen de öyle zaten. Ancak ya Erdoğan’ın neden mutlu olduğunu bilmiyorlar ya da cumhurbaşkanımızın eklektik zevkleri var, zira yapılan hamlelerde bir tutarlılık yok. Bir gün kitap yazılıyor, bir gün film çekiliyor, iki gün sonra ne filmden bahseden kalıyor, ne kitabı eline alan. Paralar çılgınca harcanıyor ama ortaya çıkan ürünler gülünçlükten kendi kendini imha ediyor. Ürünlerin başarılı olduğunu farz etsek dahi, çizilen imajın ne olduğu belirsiz bu sefer, her gün mazlumla fatih arasında gidip gelen bir kafa karışıklığı izliyoruz.
İletişim aygıtının bu dümensizliğinin sorumlusu elbette tayfa olacak değil, kaptana bakmak gerekir. Şimdi darılmaca gücenmece yok, Fahrettin hocamla açık açık konuşalım. Fahrettin hocam, bu büyüklükte herhangi bir iletişim aygıtını yönetebilecek donanıma sahip değil. Daha da dürüst olalım, Fahrettin hocam, dünya üzerinde herhangi bir elle tutulur üniversitede araştırma görevlisi kadrosuna başvurup son listeye kalacak bir kariyere dahi sahip değil. Hatta artık madem dürüstlüğün suyu çıktı, şunu da diyelim, Fahrettin hocamın yayın listesinden AKP iltisaklı yayınları çıkarınca geriye kalan çay bardağını doldurmuyor. Tek elle tutulur uluslararası makalesi, mütevelli heyeti üyesi olduğu (selamlar, yeni muhalif Ahmet Davutoğlu!) Şehir Üniversitesi’nin hocalarının (Ümit Cizre hocam, size de selamlar) derlemesine verdiği bir makale. Profesyonel iletişim stratejistliği de yok, AKP bağlantısıyla gazetelere, televizyonlara yaptığı kayda değmez bir iki iş var yalnızca. Kusura bakmasın da, KHK’yle ihraç edilen solcu araştırma görevlilerinin üretimiyle Fahrettin hocam gibi üç profesör, bir de küçük çocuğa pantolon çıkar.
Fahrettin hocamın, iletişim aygıtının dümenine Erdoğan’ın ‘Bize bilen değil, bizden lazım‘ amentüsünün neticesi olarak geldiğini herhalde artık sabitledik. Lâkin, son dönemdeki bazı gaflar, yalnızca donanımsızlıkla da açıklanamıyor. Mesela Erdoğan’ın sağlık durumuna dair tartışmaları başlatan güçlükle yürüdüğü video, Fahrettin hocama bağlı Anadolu Ajansı logolu. Kendi kişisel hesabından paylaştığı ‘Dosta güven, düşmana korku...’ başlıklı video ise herhangi bir PR ajansında insanı cuma akşamı muhasebeye göndertir. ‘Erdoğan ölmüş‘ söylentisine, hatta kara propagandasına, cevabınız “Yoo, ölmedi, bakın ne de güzel yürüyor”sa yanlış iş yapıyorsunuz. ‘Streisand etkisi‘ denen şeyi iletişim fakültesi birinci sınıf öğrencileri biliyor, sıfır iletişim formasyonlu profesör Fahrettin hocam bilmiyor. Tıpkı 128 milyar dolar olayındaki gibi, ısrarla ve inatla konuyu gündemde tutuyor, Twitter’da goygoyu yapılıp iki günde kapanacak olayı, devletin tarafı olduğu ciddi bir tartışmaya çeviriyor. ‘Erdoğan ölmüş‘ söylentisini kimin çıkardığını bilmiyoruz ama bunu kamusal alanda geniş kapsamlı bir tartışmaya çevirenin Fahrettin hocam olduğunu biliyoruz. Bunu niye yaptığını ise herhalde bir tek kendisi biliyor.
‘Bize bilen değil, bizden lazım‘ diye kurulan kadroların zaman zaman kendi kendini ayağından vurması doğal. Ama mesele sırf liyakat eksikliğiyle de açıklanacak gibi değil. Bence olayın bir kısmı da, o kadroları oluşturan ‘biz‘in kolektif tıynetinden kaynaklanıyor.
Saray inşa edince, saray şürekasının toplaşması kaçınılmaz oluyor; ama Beştepe sarayındaki şürekayı Osmanlı saraylarındakilerle kıyaslamak bilmem kaç kuşak devlet yönetmiş Fanariyotlara ayıp olur.
Yeni saraydaki şürekanın, eskisiyle tek ortak noktası; saray içindeki kliklerin iktidar kavgası olsa gerek. Bugüne kadar her yaptığıyla kendine siyasi olsun ekonomik olsun sermaye düzenler, belki de devran dönecek gibi olduğunda cumhurbaşkanının -teşbihte hata olmaz- ayağını esas kaydıranlardır. Kim bilir?..