
MURAT SEVİNÇ
(İlk seçim yazısının başlığına -1- rakamını eklemiştim. Birkaç gün içinde devam etme umuduyla! Seçim bir türlü sona ermediği için ikincisini yazamadım. Aşağıdaki satırlar, ‘güncel’ tartışmaya dair, bir ‘ara’ yazı. Bu nedenle, 1.5!)
Türkiye, seçimler/demokrasi literatürüne eşsiz katkılar yapmayı sürdürüyor. Sonuncusu, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın ‘birkaç bin oy farkının halkı rahatlatmayacağı’ tespiti oldu.
Kaç oy fark olursa halk rahatlar? Halkın rahatlaması ne demek? Birkaç milyon ‘geçersiz’ oy pusulasını, seçim günü değiştirilen kuralla ‘geçerli’ kabul edip halk oylaması kazanmak rahatlatmış mıydı halkı? ‘Atı alan Üsküdar’ı geçerken’ misal? Seçim süreci, demokratik seçimin asgari koşullarından mahrum sürdürülürken, kamu kaynakları akıl almaz orantısızlıkta paylaştırılırken, basın yayın organları gün boyu ‘iktidar medyası’ işlevi görüyorken halkımız rahat mıydı? O halkın yarısı ‘zillet’ muamelesi görürken, kalan yarısının keyfi yerinde miydi? Peki, bazı Doğu illerinde üç beş oy ile seçim kaybedenlerin itirazları? HDP’nin itirazlarının kabul edilmemesi? Halkımız rahat mı?
Bir senarist, özelikle şu son üç beş yılı senaryolaştırılmak istese herhalde bu kadar absürt bir hikâye yazmayı akıl edemezdi. Ben bu satıları yazarken, AKP’nin ‘saat 22.00 sözcüsü’ Ekrem İmamoğlu’nun basına yönelik haklı eleştirilerini, eleştiriyordu! Yadırgamıyoruz. Yapılan, söylenen hiçbir şeyi yadırgamıyoruz. İbretle dinliyor, seyrediyor, okuyoruz yalnızca.
Ben seçim hukuku uzmanı değilim. Bilenler yazıp çiziyor zaten. Buna mukabil, seçim sonuçlarına itirazların ancak anlamlı/ciddi deliller eşliğinde yapılabileceğini bilecek kadar mevzuat karıştırmışlığım var. Ezcümle, “Bizce bir tuhaflık var, öyle hissediyoruz” nevi ifadeler itiraz nedeni olamaz.
Bu yazıda yalnızca, Türkiye sağının ‘milli iradeci’ söylemi ve YSK’nın sistem içindeki konumunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
İnsanı bıktıracak kadar çok duyduğunuz ‘milli irade’ söylemi, büyük ölçüde 1950-60 arasındaki siyasi çatışmadan miras. DP (Demokrat Parti) 1924 Anayasası’ndaki ‘egemenlik’ kavramını (biraz da, o dönemde ‘meclis hükümeti’ sisteminin etkisi hâlâ devam ettiğinden), çoğulcu değil, ‘çoğunlukçu’ bir biçimde yorumlamıştı. Türkçesi: “Meclis çoğunluğu bendeyse, egemen olan da benim!”
Söz konusu değerlendirme, sonrasında Celal Bayar ve ardılı sağ siyasetçiler tarafından büyük ölçüde benimsendi. Sıklıkla işittiğimiz ‘millet iradesine getirilen ortaklar’, ‘oligarşik bürokrasi’ ve ‘atanmış-seçilmiş’ klişeleri, Türkiye sağının 27 Mayıs darbesi ardından kabul edilen 1961 Anayasası’nın ‘özerk’ kurumlarına verdiği tepkinin sonucu. Hâl böyleyken tarihsel açıdan ‘milli irade’ söylemi, demokrasiyi ve katılımı (milletin temsilini) ‘sandığa’ indirgeyen ve o sandıktaki ‘muhalefet’i görmezden gelen bir sığlıkla (ve riyakârlıkla) malûldür. AKP iktidarı bu klişeyi zirveye taşıdı ve ‘yönetim’inin temeline oturttu.
(Milli iradecilik ve Bayar’ın değerlendirmelerine dair, Gazete Duvar’da bir-iki satır karalamıştım. Celal Bayar’ın tanıklıklarını aktardığı Başvekilim Adnan Menderes adlı kitaptan hareketle. İlgilenecekler için ilkini buraya bırakıyorum.)
Unutmadan, ‘milli iradenin tecelli etmesi’ denilen şey eninde sonunda seçim kanunlarındaki teknik düzenlemelerle ilgilidir. Örneğin 12 Eylül faşizminden miras kalan ‘yüzde 10’ seçim barajının üzerini çizip ‘yüzde 5’ yaparsanız, ‘tecelli eden’ milli irade tümüyle değişecektir. Anlayacağınız, fazla duygusallığa gerek yok!
Türkiye hayli zamandır, Ali Duran Topuz’un (Gazete Duvar’da bu konuda bir yazı dizisi kaleme aldı) terminolojisiyle ‘anti-hukuk’ rejimine geçmiş durumda. Anti-hukuk, ‘hukuka aykırılık’tan ya da ‘darbe dönemlerinde’ olduğu gibi ‘istisna hali’nden farklı bir düzey. ‘Hukuka aykırılık’ giderilebilir bir sorundur. Anti-hukuk ise, işte tam da şimdi yaşandığı gibi, hak edildiği çok açık bir mazbatayı ısrarla vermemektir. Burada, ‘istisna’ ya da ‘aykırılık‘tan farklı olarak, ‘yok saymak’ söz konusu. Halihazırda yaşanan, askıya alınmış bir anayasal düzende, o anayasal düzenin meşruiyet makyajının vazgeçilmezi olan seçimler ve seçim hukukunun da imha edilmesi.
Son derece ilginç bir durum. ‘Milli irade’ ilkesinin en uç/anti-demokratik yorumunun bugünkü taşıyıcısı olan bir parti, o ilkenin temelinde yer alan ‘aracı’ değersizleştiriyor. İktidarını sürdürebilmek için gereksinim duyduğu temel enstrümanı kendi elleriyle yok ediyor.
Türkiye’de ‘seçimlere’ dair bir şeyin altını birkaç kez çizmek gerekir. Çok partili yaşama geçiş süreci, 1946-50 arasında öncülüğünü DP’nin yaptığı çok güçlü bir halk hareketine sahne oldu. Yurttaş, oy hakkından ilk kez ‘layıkıyla’ yararlanıyor olmanın tadını aldı! Diğer temel hak ve özgürlüklerle karşılaştırıldığında, ortalama yurttaşın en fazla sahip çıkıp değer verdiği haktır, oy vermek. Başkaca bir katılım yolu bulamadığı için de, ‘seçimler’i bir ‘fırsat’ olarak görür insanlar. “Ben de varım” diyebilmenin, ‘ders verme’nin fırsatı.
Bu nedenledir ki her darbeden sonra yapılan ilk seçimde, Türkiye seçmen çoğunluğu ‘diğer’ partiyi destekledi. Darbe günü gösteremediği tepkiyi sandıkta gösterdi. Hâl böyleyken, yurttaşın oyunu değersizleştirmeye yönelik her hamlenin ‘ters tepme’ ihtimali çok büyük.
AKP döneminde, diğer devlet kurumlarıyla karşılaştırıldığında her şeye rağmen kendisini iyi kötü korumayı başarmış YSK de prestijini büyük ölçüde kaybetti. Ali Duran Topuz, ‘Bir mazbata uğruna ya rab ne hukuklar batıyor’ başlıklı yazısında; AKP’nin hakimiyetine duyduğu güven nedeniyle bugüne dek seçim hukukunu imha etmeye niyetlenmediğini, ancak artık o alana da girdiğini belirtmiş. Eğer başarırsa, bu YSK’nin de sonu demek.
Şu satırı okuyanların hiç olmazsa bir kısmı, muhtemelen “YSK çok mu matahtı?” sorusunu yöneltecektir. Yanıtım basit: Evet matahtı!
YSK Türkiye demokrasisinin medarı iftiharıdır. İlk kez bir ülke, seçimlerin hem ‘yönetim’ini hem ‘denetim’ini hâkimlerden oluşan bir kurula devretmişti. 1950 tarihli seçim yasasıyla. O seçim yasası ve YSK gibi güvenceler de, DP’nin verdiği mücadelenin ve CHP’nin attığı geri adımların ürünüydü. 1950 seçim yasasında düzenlenen YSK, 1961 Anayasası’nda ‘anayasal düzenleme’ konusu haline getirildi. 1982 Anayasası da, 1961’deki düzenlemeyi aynen benimsedi. Darbeciler YSK’ye dokunmadı. Türkiye’nin 1950’den bugüne rezil olmadan seçim yapabiliyor oluşunun en büyük güvencesi YSK. Son zamanlarda çok tartışmalı ve hatta bazı skandal kararlar vermiş olması, iyi kötü işleyen demokrasimiz açısından büyük talihsizlik hakikaten.
Ezcümle, şu günlerde YSK’ye tarihsel bir görev düşüyor. Her şeye rağmen hâlâ nefes alabilen bir demokrasi ile onun da yokluğu arasında yapılacak tercihte, hayati bir görev.
Bakalım, kazandığı seçimleri meşru, kaybettiklerini gayrimeşru görme eğilimindeki zihniyet, kendi meşruiyetinin temelinde yer alan ‘sandığı’ da gözden çıkaracak mı? Sanmıyorum!
YSK kararları hangi yönde olursa olsun ve önümüzdeki saatler ne getirirse getirsin; hiç biri, şu anda yaşadığım şehrin belediye başkanının Ekrem İmamoğlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor ve değiştirmeyecek! İtiraz edenler dahil, herkes bunun farkında. Mesele de, bu…
Not: KHK’li olup belediye başkanı seçilenler, artık seçilmişlerdir. KHK’li olmak belediye başkanı seçilmeye engel değil. YSK’nin geçen yıl İbrahim Kaboğlu hakkında verdiği karar son derece açık. Belediye başkanı seçilmek için aranan niteliklerden biri, milletvekili seçilmek için gerekli koşullara sahip olmak. Anlayacağınız, bir KHK’li belediyede şoför olamıyor ama milletvekili ve belediye başkanı olabilir. Neden? İleri demokrasi olduğumuz için. Almanlar bizi boşuna kıskanmıyor!