

BEHZAT ŞAHİN
Issız bir adaya düşseydim, yanıma almak isteyeceğim üç şeyden birini ıssız bir adada buldum. Siz ne isterdiniz bilemem ama ben meyhanesiz herhangi bir yerde bulunmak istemem.
Yolumun buraya düşmesi uzun bir hikâye ama kısaca anlatayım:
Cengiz (Onural, 63) Türkiye’nin en iyi müzisyenlerinden biri. Yeni Türkü’den de bilirsiniz onu, kurduğu İncesaz grubundan da. İncesaz’ın bütün albümlerinde hem besteci hem icracı olarak imzası vardır. Külhani Şarkılar albümüyle rebetiko müziğini Türkçeye kazandıranlardan.
Bir de Cengiz, 15 yıldır Skiros Adası’nda düzenlenen rebetiko seminerlerinin düzenli katılımcısıdır. Bu seminerlerde dünyanın çeşitli yerlerinden gelen rebetler, rebetikonun babalarıyla müzik ve bilgi alışverişinde bulunur, birlikte çalıp söyler, birlikte içerler. Bende müzik yeteneği yok, dolayısıyla bu etkinliklerin benim için en cazip yanı sevdiğim rebetikoyu Cengiz’in de içinde olduğu ustalardan dinlemek ve tabii ki birlikte içmek.
Cengiz’le yıllardır bu etkinliğe tekneyle gitmek hayalimiz vardı. İyi fikirler detoks çayı içerken çıkmıyor tabii, bu da rakı masasında ortaya çıkmıştı.

Geçen yıldı. Cengiz, “Usta” dedi, “Yaş geçiyor, hadi bu işi bir an önce yapalım.” Haklıydı, ancak o zaman Ataşehir’deki meyhaneyi devretmeye uğraşıyorduk. Bir dahaki sene, ne olursa olsun yola çıkmalıydık. Ama bu hayali ilk kurduğumuzda biz teknede yaşıyorduk, pandemide sattık.
Daha önceki yazılarımda yeri geldikçe bahsetmiştim, Bodrum’da kışın yapılan tirhandil yarışlarına katılırım. Teknemiz Hızır’ın hem ustası hem sahibi Mustafa (Özkeskin), bütün samimiyetiyle, “Abi, teknen yok zannetme, istediğin zaman Hızır’la çıkabilirsin” diye açık çek verirdi. Ama bu kadarını bekliyor muydu, bilmem.
Cengiz’in çok sevdiği dostu, rebetikonun şahane kadın seslerinden İvi de (Dermancı) katılabilir miydi bize? Tabii ki. Dostumun dostu benim de dostumdur. Başladık yol planları yapmaya.
İlk rebetiko buluşması İkaria Adası’nda, rebetikonun yaşayan efsanelerinden Manolis’in (Pappos, 62) yönetiminde. O zaman önce buraya uğranacak. Ondan birkaç gün sonra da Skyros başlıyor. Bir hafta da orada bağlanılacak. Yol kona göçe, yaklaşık 220 deniz mili. Bunun bir de dönüşü var.
Tirhandil, son ustalarının Bodrum’da olduğu, Bodrum’la özdeşleşmiş binlerce yıllık bir tasarım. Adı Yunanca’da üçe bir anlamına geliyormuş. Enin boya oranı.
Bizimki 12 metre boyunda 4 metre genişliğinde. Çok denizci ama biraz zor bir tekne. Yeke dümen, rüzgârı alınca iyice ağırlaşıyor. Basit bir navigasyon sistemi dışında hiçbir şeyimiz yok. Derinlik ölçerimiz bile. Göz kararı.
Tekneyi Mustafa dört ay gibi kısa bir sürede Bodrumcup’a yetiştirmiş, gereksiz ağırlık olmasın diye de konfor adına hiçbir şey koymamıştı. Bir tuvalet, küçük bir mutfak (sanırım ilk kez şimdi kullanılıyor), bir de yatacak yerimiz var. Ha, telefonlarımızı da şarj edebiliyoruz. Ama yelkenlerimiz iyi, halatımız bol.

Motor ve gerekli diğer bakımları yaptırdıktan sonra, çıkış işlemlerini de halledip Bodrum Limanı’ndan sabah altıda çözdük halatları. Niyetimiz yaklaşan sert havadan önce Leros’ta adanın doğusundaki Agia Marina’ya bağlanıp giriş işlemlerini yapmak. Yolda hava sertleşince karar değiştirip adanın batısındaki, kuzey rüzgârlarına kapalı Lakki’ye girdik. Hem işlemlerin tamamlanması hem de havanın azalması için iki gün bekledik.

Bizden iki gün sonra yola çıkan Aytuğ (Ürer, 56), Kalimnos’ta giriş işlemlerini yaptırıp orada geceledi. Ertesi gün konuştuğumuzda “O çirkin Lakki’de ne bekliyorsunuz? Kuzeyde size 9 millik mesafede bir adacık var, orada buluşalım, hem de yol almış olursunuz” dedi ki haklıydı. Biz yelken seyriyle üç saatte aldık 9 mili, Kalimnos’tan yola çıkan Aytuğ, bizden önce demirledi buluşacağımız koya. Toplam 10 tekneyiz.

Yalnız, bir problem var. Issız adanın tek yapısı restoran kapalı gözüküyor. Dur bakalım.
Aytuğ’un misafirleri de var, Demirkaya ailesi. Denize girip yorgunluk attıktan sonra Aytuğ’la Salih (Demirkaya), botla ziyaretimize geldi. Teknemizin tek konforu buz kutusunu masa yaptık, elimizde ne varsa (peynir, jambon, peksimet) donattık. Bir tür grappa olan, termosumuzda kalan son buz parçalarını atarak soğuttuğumuz çipuro kadehlerimizi kaldırdık. Aytuğ espriyi patlattı:
“Bak Salih’ciğim, fakirler işte böyle. Elinde kalan son buzu misafirleriyle paylaşacak kadar gönlü boldur.”

Haklı da. Çarşaf, yastık, pike, kapkacak, demlik gibi eksiklerimizi Aytuğ’un hayat arkadaşı Evrenciğim kendi teknelerinden getirmişti de bu sofrayı kuracak konforu bulduk.
Balıkçı teknesinden bozma bir tekne küçük iskeleye yanaştı. İçinden çıkan iki kişi, alışveriş torbalarını adanın tek yapısı restorana taşıdı. Oh, bu akşam açıklar demek ki.

Burası küçücük bir aile işletmesi. Tam benlik bir meyhane. Hepimiz sevdik zaten.
Leros’un ünlü Mylos’unda (Değirmen) yer bulamamıştık. Kel Dimitris (Dimitris O Karaflas) de hep doluydu. Ama asıl buraya gelmemiş olsaydım, çok şey kaçırmış olacaktım. Hele de mezeleri, yemekleri tattıktan sonra.

Sekiz kişiyiz. Dükkânın önündeki terasta oturduk. Henüz bizden başka masa yok. Etrafta birbirinden güzel ve bakımlı kediler var. Arkadaki masada oturan Yorgos’la (Ağuros, 68) birazdan tanışacağız. Eşi Evropi mutfağa girip çıkıyor. Kızı Dimitra ve damadı Kostas serviste. Kostas, Leros’ta çalışsa da neredeyse her gün işten sonra yardıma geliyormuş. Zaten kayınpederini öyle bir anlattı ki gelmemek gibi bir seçeneği yok sanırım.

Aytuğ’la Salih uzo, Evren’le Elif beyaz şarap, biz de çipuro söyledik.
Porsiyonlar pek büyük. Gelen her şey lezzetli ve özenli. Daha azına bile razı olacakken, bu ıssız adada ortalama üstü bir mutfakla karşılaştık. Siparişlerimizi ortaya ikişer porsiyon söyledik. Fava, tabii Yunan salatası da. Deniz mahsulleriyle doldurulmuş kapya biber, patates kızartma -ki hazır değil-, imam (bayıldı), tuzlu hamsi (bir çeşit kopsiya aslında), saganaki haliyle.

İçkiler 20’lik şişelerde, ev şarabı da Yunanların klasik alüminyum karaflarıyla geliyor. E, şişeler küçük olunca insan kaç tane devirdiğini sayamıyor tabii.
Tuvalete özellikle dikkat çekmek istiyorum. Tek tuvalet var. Tamamı beyaz fayans kaplı, bal dök yala. Öyle özenli. Artık burasıyla ilgili hiçbir kuşkuya mahal yok. Bu özen tabii ki her şeye yansımış.
Hava karardı. Bizden başka genç bir çift daha geldi, yemeklerini yiyip kalktılar. Başka da gelen olmadı.

Aytuğ’dan bahsetmiş miydim daha önce? On parmağında on marifet. Onun sayesinde yelken yarışlarına katılmaya başlamıştım 17 yıl önce. Skipır’ımız. Yani yarışta tekne, onun komutasında. Sayesinde az yarış kazanmadık. Bodrum’da yelken direği imal ediyor, yaptığı direkler anlı-şanlı teknelerde dünyayı dolaşıyor. Muhteşem bir mühendis zekâsı var; analitik düşünme becerisi çok yüksek. Şahane bir masa arkadaşı, içmelere doyamazsın. Hem de müzisyen. Klavyeli çalgılarda usta.

İlerleyen saatlerde kaptı geldi akordiyonunu tekneden. Biz de bizimkinden Cengiz’in buzukisini. İviciğimin kadife sesi hep yanında. Salih’in de bütün ailesi müzisyenmiş. Trabzonlu, Rumca da öğrenmiş. Düşünün artık nasıl bir akşam olduğunu. Bana da anın tadını çıkarıp kadehleri yuvarlamak kaldı.
Bilgi almak için çöktüm meyhanecinin masasına da üç-beş kelime dışında Yunanca öğrenemedim bir türlü. Her derde deva, Büyükadalı İvi tercümanlığımızı yaptı.
Böylece öğrendim ki adada sadece bu aile yaşıyor. Aslında Leroslular ama 2013’te meyhaneyi açtıktan sonra karı-koca ada sakini olmuşlar. Yazın her gün Leros’a alışverişe gidiyorlar.
Meyhanenin adı Stigma. Eski Yunanca’da nokta, haritadaki yer anlamına geliyor. Her yıl Paskalya yortusunun ertesi günü açılıyor. Kapanış ekim sonunda. Kışın yalnızca burayı bilen bir iki dost için açıyorlar.

Nisan-ekim dönemi, servis akşam 18:00 civarında başlıyor. Kapanış, Avrupalı turistler varsa 22:00 gibi. Tabii ki biz kalkarken saat gece yarısını bulmuştu.
Stigma’da sadece geleneksel yemekler pişiyor. “Zaten başka bir şey de bilmiyoruz, modern saçmalıkları filan bilmeyiz. Patlıcan yediniz. Tarifi Alaçatılı büyük dedemindir. Anne tarafım Alaçatılı. Eşim Evropi Pontuslu” diyor Yorgos.

Fiyatlar Leros’taki orta halli bir tavernanın fiyatları gibi. Üstelik burada her şey zahmetli. Su bile tankerle geliyor.
20’lik uzo 11 avro. Saganaki 6 avro ama 2 avroluk peynir kullanılarak yapılıyor. Fava 8, Yunan salatası, deniz mahsullü kapya bazen 11 bazen 9 avro, büyüklüğüne göre… Porsiyonlar da büyük, hatta iki kişilik. Bal ve tuzlu hamsi Alaçatı’dan geliyor.
Bizim hesabımız 177 Euro tuttu. Paylaştık.
Unutulmaz gecelerden biriydi. İnsan dostlarıyla olunca her yer cennet. Bir de iyi bir meyhanede çalmışsan feleğin gecesini…