ERAY ÖZER
İsmail Kılıçarslan benim eski arkadaşım. ‘Eski’ kelimesini ne anlamda kullandığımı inanın ben de bilmiyorum. Eski arkadaşım, çünkü çok uzun zamandan bu yana arkadaşız mı demeli, yoksa eski arkadaşım çünkü memleketin içine düştüğü bu derin ayrışmadan sonra hiç görüşmedik, hala arkadaş mıyız bilmiyorum mu? Emin değilim sahiden.
Eyvahlar olsun

İsmail’in Yeni Şafak gazetesine yazdığı son yazısının başlığı ‘Bir Faşist: Barış Atay.’
İnsan daha bu başlığı okur okumaz eyvahlar olsun diyor, birlikte yaşama kültürüne aykırı davranmakla suçladığı Barış Atay’ı bir çırpıda faşist ilan eden İsmail kendisini eleştirmeye niyetlendiğim bu yazı nedeniyle belki ‘eski’ arkadaşlığın adına bana bir miktar daha insaflı davranır. Ama hepsi o kadar…
İsmail’e Barış’ın bir faşist olduğunu düşündüren şey, Barış Atay’ın çarşaflı bir kadının ‘görünmez’ olduğunu ima eden tweet’i ve ardından gelen tepkiler üzerine özür dilemesi.

Birilerini kolayca ‘bir şey’ ilan etme meselesine sonra geliriz fakat her şeyden önce İsmail’in, benim sofrasına oturduğum, her konuyu hür irademizle, karşılıklı saygı çerçevesinde konuşabildiğim arkadaşımın hiç tanımadığı birisine karşı kaleme aldığı yazının üslubu çok ama çok fena.
Barış’tan bahsederken ‘Adı neydi, hah Barış’, ‘sevgili şey’, ‘Neydi tutarlılığını sevdiğimin adı, hah, Barış’, ‘Sen ve senin gibiler’ ve bunlara benzer pek çok sıfat kullanıyor İsmail.
Böyle yaparak, belli ki epey öfkelendiği Barış’ı sarkastik bir dille etkisizleştirmeye çalışırken yazının sonlarına doğru Barış gibilerin birlikte yaşama kültürünün kökenine dinamit koyduğunu, bunu da yine Barış gibilerin bizlere bir yaşam biçimi dayatarak yaptığını söylüyor.
Bu ne şimdi?

Ve yazının bir yerinde daha önce hiç tanımadığını, oyuncu olduğunu bile yeni öğrendiğini belirttiği Barış’a şöyle sesleniyor: ‘Sizin sosyalistliğiniz ya dizi sözleşmesini ya da Cihangir’de içkinin dublesine 30 kaat bayıldığınız cafe-barları görene kadar.’
Hadi her şeyi geçtim İsmail, bu ne şimdi? Oyuncu olduğunu yazının başına oturmandan beş dakika önce öğrendiğin bir insanı dizi sözleşmelerindeki tonlarca lirayı görene kadar sosyalist, sonrasında ise bir dönek olmakla itham etmek, zahmet edip bu adamın ne yaptığına, ne yapmadığına bir bakmamak, tam da birlikte yaşama kültürünün köküne dinamit koymak değil mi?
Senle bana da mı dönek diye bakıyorlardı İsmail?
Sosyalizmin Cihangir’de içkinin dublesine 30 kaat ödenen cafe-barları görünce sona erdiğini öne sürmek, işin içine illa ki o içkiyi karıştırmak, alegoriyi içki üzerinden kurmak yaşam biçimi dayatmanın dik alası değil de nedir?
Senin de hayatının önemli bir kısmını geçirdiğin Cihangir’de bir kafede karşılıklı sohbet ederken sokaktan geçenler bize sosyalizmi iki kadeh içkiye (sen içmesen bile) satmış dönekler olarak mı bakıyorlardı? Bilemedim be İsmail. Emin olamadım.
Barış Atay’ı tanımıyorum. Hayatımda hiç karşılaşmadım. Ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla biliyorum ki, politik fikirlerinden ötürü önüne pek dizi sözleşmesi konmuyor. Kendisine iş yağmıyor. Maddi sıkıntılar yaşadığı oluyor.
Dizi yaptığı zamanlarda da öyle büyük paralar kazanmamış. (Üstelik sordum soruşturdum, Kadıköylü, hiç ayıp değil ama Cihangir’e de pek uğramıyor. –Bana da bunu yazdırdın ya…)
Etraf gadre uğrayanlarla dolu
Sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla Barış, İsmail’in yazısında gelişigüzel bilgiyle belirttiğinin aksine toplumsal muhalefetin her aşamasında yer alan, bunu da gizlemeden yapan birisi. Yani set işçisi, kot işçisi, işçi, sendikalı vs… demeden her türden eyleme, muhalefete destek veriyor.
Ve dediğim gibi bu muhalefetin karşılığında iş alamıyor! Çünkü insanların bir kısmı iktidara muhalefet eden isimlerle bir arada görünmek istemiyor. Onlara iş vermiyor.
Evet İsmail. Sen de bilirsin. ‘Paralel yapı’nın zamanında nice güzel projenin önünü kestiğini vaktiyle senden dinlemiş de, ağzım açık kalmıştı.
Şimdi de aynısı muhaliflere oluyor. İster inan, ister inanma İsmail, ‘eski’ bir arkadaşın olarak söylüyorum: Etraf sadece aynı hayat görüşünü paylaşmadıkları, kendilerine dayatılan yaşama biçimini kabul etmedikleri için iktidarın gadrine uğrayan oyuncular, gazeteciler, öğretmenler, memurlar, işçilerle dolu.
Artık muhalefet eden kimsenin bir eli yağda, bir eli balda değil. Ve aksini iddia ettikçe bu durum değişmeyecek. Bugün mağdur olduğunu ifade edenlerin aslında hala elitist bir kibir içerisinde olduğuna sahiden inanıyorsan, yanılıyorsun.
Herkes mi faşist, herkes mi darbeci?
Geleyim, herkese faşist, herkese darbeci deme alışkanlığına… Bir şair olarak kelimelere benden daha fazla hakim olduğuna inanıyorum. O nedenle kavramların içerisinin nasıl boşaltılabildiğini, dilin kendisinin de aslında bir iktidar aracı olduğunu çok iyi bilirsin.
O nedenle ortada bu kadar çok ‘faşist’, ‘darbeci’ kelimesinin dolaşmasının normal olmadığını hissedebileceğine inanıyorum.
Keza ‘demokrasi’ kavramının da her yere iliştirilmesi benzer bir kaygının ürünü.
Fakat ‘Bir şeyi kırk kere söylersen olur’ misali, üzerimize bolca darbe, bolca faşizm lafı boca edilmesi bizleri faşist veya darbeci yapmıyor, bilesin.
Darbenin ne olduğunu da, faşistin kime dendiğini de biliyoruz.
Kelimelerin ağırlığını hala hissediyoruz.
İsmail. Faşizm bir gün gelecekse her şeyden önce birbirimize karşı inceliğimizi, nezaketimizi kaybettiğimiz için gelecek. Birisine faşist derken kulaktan dolma bilgiyle hareket etmemiz, o kişinin kim olduğunu araştırma zahmetine bile katlanmamamız yüzünden gelecek.
Faşizm bir gün gelecekse İsmail, tahammül etmeyi kaleme alırken aslında kimselere tahammül edemediğimizi bile fark edemediğimizde gelecek.