5 Mayıs’ta Türkiye Siber Güvenlik Kurulu toplantısından çıkan kararlar arasında üzerinde durulunca oldukça ağır bir şey söyleyen bir cümle vardı:
“Toplumsal algıyı etkileyen algoritmik süreçler milli güvenlik kapsamına dahil edildi.”
Bugün insanlar olayları çoğunlukla doğrudan değil, algoritmik bir süzgeçten geçmiş halleriyle deneyimliyor. Bir konu günlerce akışınıza düşüyorsa, o konu ülkenin en büyük meselesi gibi hissettiriyor. Hiç karşınıza çıkmıyorsa, sanki hiç yaşanmamış gibi davranılıyor.
Algoritmalar gerçekliği değiştirmiyor, ama gerçekliğimizin hangi kesitiyle ilişki kurduğumuzu derinden etkiliyor.
Türkiye Siber Güvenlik Kurulu’nun bu adımı atması, bir boşlukta ortaya çıkmadı.
Seçim süreçlerine dijital müdahale, sosyal gerilimi beslemek için belirli içeriklerin öne çıkarılması, toplumsal bir krizin algılanma biçiminin dışarıdan şekillendirilmesi… Bunlar artık teorik senaryolar değil. Dünyada yaşanmış, belgelenmekte olan örnekler. Ve Türkiye bu tablodan payını alan ülkeler arasında.
Tehdidin gerçek olduğunu kabul etsek bile, ortada cevaplanması gereken çok daha zorlu sorular duruyor.
“Tehlikeli dezenformasyon” ile “iktidarı rahatsız eden haber” arasındaki sınırı kim, neye göre, hangi denetim mekanizmasıyla çizecek?
Güvenlik ile sansür arasındaki mesafe, bu soruların nasıl yanıtlandığı kadar ince.