Hınç bilemek
H

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Türk Dil Kurumu 2025’in kelimesini seçmeleri için beş seçenek sunmuş ahaliye: dijital vicdan, vicdani körlük, çorak, eylemsiz merhamet, tek tipleşme. Oylama bugün 17.30’da bitecekmiş.

‘Dijital vicdan’ı şöyle tanımlamış TDK: “Gerçek hayatta sorumluluk almayıp sosyal medyadaki paylaşım veya beğenilerle vicdanı rahatlatma eylemi.”

Anlıyorum, fakat bu terim bu anlamda kullanılmıyor galiba. Bakınayım dedim, karşıma bir kitap çıktı: Dijital Vicdan: Yapay Zeka Çağında Etik, Tülay Turan, Yaz Yayınları, 2024. ‘Dijital vicdan’ şöyle tanımlanıyor kitapta:

“Dijital vicdan kavramı, bu teknolojilerin [yapay zeka teknolojilerinin] etik sınırlar içinde kullanılması gerektiğine işaret ederken, bireysel ve toplumsal sorumlulukların dijital çağda yeniden tanımlanması gerektiğini vurgulamaktadır.”

İngilizcesine bakayım dedim, gördüm ki ‘digital conscience = dijital vicdan’ değil de asıl ‘digital consciousness = dijital bilinç’, ‘artificial consciousness = yapay bilinç’ kavramı üzerinde duruyor, onunla iş görüyorlar. (Batı’nın teknolojisiyle birlikte, allah göstermesin, ahlakını da alsaydık biz de vicdanı ıskalayıp allahın belası bilinçle uğraşacaktık. Ucuz atlatmışız.)

Uzun lafın kısası, TDK yanlış kavram öneriyor. Aslında ‘sanal vicdan’ demek istiyor galiba. ‘Sanal’ ne demek?

TDK Güncel Sözlük: Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan.

Kubbealtı Lugatı: Gerçekte var olmayan, var olduğu sanılan, farzedilen, mevhum.

Dahası var, ha-ha-hah! Kendi sözlüğüne bile almadığı bir kavramı 2025’in kelimesi olabilir diye önümüze sürüyor TDK. Sözlükte ‘dijital çağ’, ‘dijital dönüşüm’, ‘dijital imza’, ‘dijital kütüphane’ var, ama ‘dijital vicdan’ nanay. Cesaretlerini toplayıp yeni bir terim, kelime önermişler galiba. Neden olmasın?

Sonuç olarak bu ‘sanal vicdan’ yeni bir şey hiç değil, sosyal medyaya iki kelam attırıp vicdanlarımızı rahatlatıyoruz nicedir. Bu durum 2025’te patlama yapmış da değil.

TDK ‘vicdan’lı bir kavram daha öneriyor: ‘vicdani körlük’. Şu demekmiş: “Birey ve toplumların ağır zulüm karşısında ahlaki duyarlılıklarını yitirerek kayıtsızlaşması.”

Çok yerinde bir öneri. Bunu önerirken akıllarında herhalde bazı somut örnekler vardı. Tayfun Kahraman’ın karısı Meriç Demir Kahraman’ın iki gün önceki şu mesajını gördüklerinde önerileriyle gurur da duymuşlardır eminim:

“Anayasa Mahkemesi kararı UYGULANMADIĞI İÇİN, masum yere hapiste olan eşim Tayfun Kahraman, sağlığını kalıcı biçimde etkileyecek çok ağır ve sancılı bir süreç yaşıyor. (…)

Tayfun geçirdiği MS atağı nedeniyle dün bütün gün daracık havasız bir ring aracı içinde oradan oraya götürüldü. Hastaneden koğuşuna geri götürüldüğünde ilaç dağıtım saati geçtiği için almak zorunda olduğu Neurotin adlı ilacı verilememiş! Tüm geceyi ağrı içinde bir başına geçirmiş! (…)
Ne yapalım biz? Kime anlatalım derdimizi?
Tayfun’un 4 senedir haksızca içinde barındırıldığı fiziksel ve psikolojik yaşam koşullarının hastalığının bugün geldiği seyre etkilerini hangi mahkeme değerlendirecek? (…)

Masalarında Tayfun’un hastalığının ilerlediğine dair heyet raporu olmasına rağmen, AYM kararını uygulamayıp Tayfun’u tahliye etmeyenlerin ve hiç böyle bir şey olmamış gibi susanların hiç mi vicdanı yok, bu nasıl insanlık?

(…) Bizim daha ne yaşamamız gerekiyor? Bu kadar zulüm, bu kadar gaddarlığı nasıl sineye çekelim? Başımıza gelenlerin ve geleceklerin sorumluluğu kimde?”

Tabii başkaları da var adaletsizce, hukuksuzca hapiste tutulan, hayatlarından yılları çalınan. Mesela Osman Kavala, mesela Selahattin Demirtaş, mesela Can Atalay, mesela…

İktidarın ve belediyelerin sokak hayvanlarına ettiği zulmü, bu zulme sessiz kalanları da muhakkak aklından geçirmiştir TDK heyeti. (Gaddarlık yarışında bayrağı taşıyan Mansur Yavaş!, seni başkan yaptırmayacağız, bilesin.)

Doğaya, hayvana, insana eziyet, zulüm TDK’nin canına tak etmiş olmalı, önerdikleri bir başka kavramın da ‘eylemsiz merhamet’ olmasından belli. Bu da şu demekmiş: “İyi niyete rağmen duygusal farkındalık ile sorumluluk alma arasındaki boşluğu görünür kılan ifade.”

TDK, alttan alta, eyleme geçmemizi salık veriyor sanırım, hatta buna teşvik ediyor. Sahi…

Fakat bu kavram da hiç yeni değil, 2025’i özellikle tanımlamıyor.

Öbür iki kelime tamamen saçma, köhne.

Çorak’: “Kısır toprak anlamındaki kelime; manevi dünyadan küresel ısınma kaynaklı susuzluğa kadar geniş kapsamlıdır.”

Bu cümledeki noktalıvirgül de saçma Eyyyyy TDK!

‘Tek tipleşme’: “Bireylerin dil, düşünce, estetik ve mekan tercihleri açısından birbirine benzemesi durumu.”

Bunlar 2025 Türkiye’sinin kelimeleri, kavramları değil bence. 2025’i çekip çeviren kelime ‘kardeşlik’tir.

Devlet Bahçeli’nin ağzıyla duyurulan ‘kardeşlik’ üzerinde üç beş hafta önce de durmuş, derin ve karmaşık Kürt sorununu kardeşlikle çözmenin mümkün olmadığını, bu kelimeye ve ilişki biçimine taşıyamayacağı kadar yük bindirildiğini söylemiştim. Doğru demişim ama eksiği var: ‘Kardeşlik’ sorun çözülmesin diye ortaya sürüldü zaten, derhal kilişe oldu.

Klişelerin neyi çözdüğü görülmüş ki? Sorunu çözme iradesi ve niyeti olsa dillerinden ve tabii edimlerinden anlardık bunu.

Klişe hakikatin yerine sahteyi koyar, duygunun yerine mış gibi yapmayı yerleştirir. Klişe hakikati çürütür, yerine geçtiği herşeyi çürütür. Kardeşliği, yakın ve candan bir ilişkiyi çürütür. Klişeler açıklamaz, örter. Klişeyle sorun çözmek, plastik çiçeği sulayarak büyütmek gibidir.

Bir yardımcı kavram da şu olabilir: ‘sabrımı taşırma’. Özgür Özel’in 19 Mart’tan sonra birkaç kez söylediği bu söz, ‘sabrım taşmayacak’ demektir aslında. Nitekim iktidar da bunu böyle anlayıp astığım astık kestiğim kestik adaletsizliklerini sürdürdü, sürdürüyor. Sabır da taşmıyor.

Gözümüzün önünde her gün yenileri eklenen gaddarlıklar, hukuk tanımazlıklar 2025’te zirveye çıktı. (Horoskopa danıştım: 2026’da yeni zirveler göreceğiz). TDK’nın önerilerinden üçü (sanal vicdan, vicdani körlük, eylemsiz merhamet) iktidarın hunharlıkları, muhalefetin taşmayan sabrı karşısında toplumun acizliği başka bir şeye, bastırılan bir şeye yol açıyor: hınç bilemeye. Ne zaman neye yarayacak, açığa çıkacak mı bilmiyorum ama gemi azıya almış vicdansızlıklar benim de, milyonlarca insanın da hıncını biliyor, biliyorum. Bu yüzden, 2025’in kelimesi olarak şunu öneriyorum: ‘hınç bilemek’.

NOT:

Geçen haftaki yazıyı “Hoşçakalın” diye bitirmiştim. Halt etmişim. Hoşçakalın deyince bazı okurlar Diken’i toptan bıraktığımı sanmış. Hayır, bırakmıyorum. Şunu düşünerek öyle demiştim: Dil yazılarının ayrı bir okuru olduğunu düşünüyorum. Sosyal, siyasi konularda yazdıklarımı okumayacak, onları asla onaylamayacak insanlar da okuyordur dil yazılarımı. Dolayısıyla, dil dışındaki yazılarıma uzak duracaklar için ‘hoşçakalın’ demiştim.

Dil yazılarını da tekrara düşmemek, dil komiserliği etmemek için bıraktığımı söylemiştim. Fakat buna da itiraz edenler oldu. Şimdi ‘ler’ deyince bir kalabalık da anlaşılmasın sakın, birkaç kişi.

Rıdvan Bursa:

“Bu yazıların tadının kaçtığını düşünmenizi kabul etmiyorum. Lütfen yazmaya devam edin. Doğruyu söyleyenler yanlışta ısrar edenler kadar, hatta daha fazla ses çıkarmalı. Dilimiz her şeyimiz.”

Ayşenur Güvenç:

“Yazınızı okur okumaz yazıyorum size. Kitabınıza çalışacaksınız, bu hepimiz için sevinçli bir haber. Ama yazılarınızı çok özleyeceğim. Bu ülkede aklı başında, düşüncesi bir ufku, umudu olduğu için tutarlı çok az insan kaldı. Siz, yazılarınızda anlattıklarınızla beni derleyip toplayan yazarlardansınız. Umarım bu olanak yine doğar.”

Ayşenur Güvenç’in mektubunu –tamam özel bir durum ama– yayınlamış olmam da ‘bozulduğumun’ bir işareti sayılmalı belki. Daha önce de övgü içeren mektuplar aldım, bunları yayınlamadım ya da övgü sözlerini çıkarıp yayınladım. Kendime geleceğim, yine öyle yapacağım.

Nuray Tülek:

“Yani olmadı Mustafa, üzdün yine Dilin Dikeni’nden haz alan okuyucularını:( Yakında yazılarını tekrar okumayı umuyor, bir öncekinden güzel bir yıl diliyorum sana:)”

Doğruda ısrar etmek, daha doğrusu, yanlışı gösterip, doğrusunu ve güzelini aramakta ısrar iyi fikir. Yine de tekrara düşmeme takıntımı gidermiyor bu. Elimden ne çıkacak, ben de bilmiyorum. Bahtımıza…