Gülüp geçmemiz beklenen yer: Mizah eleştiriden muaf mı?
G

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Cem Yılmaz’ın Netflix’te yayınlanan son gösterisine yönelik eleştiriler, yine tanıdık bir savunma/saldırı hattıyla karşılaştı. Beğenmeyenler alıngan, sorunlu ya da politik doğrucu; eleştirenler sansürcü, gülemeyenlerse mizahtan anlamayan ilan edildi. Bir komedi gösterisine yöneltilen eleştirilerin ‘ifade özgürlüğüne saldırı‘ olarak okunması da bu hattın enteresan bir parçasıydı.

Baştan söyleyeyim: Bu yazı, Cem Yılmaz’ın son gösterisine dair değil. Günlerdir süren tartışmanın açığa çıkardıkları üzerine bir yazı.

Abarttık mı!

Tartışmalara eşlik eden en popüler cümle şu oldu: “Bu sadece bir gösteri, amma abarttınız.” Bir şovun bu kadar ciddiye alınmasını fazla bulan bu yaklaşım, mizahın tam da bu yüzden en çok analiz edilmesi gereken alanlardan biri olduğunu ıskalıyor. Çünkü mizah yalnızca neye güldüğümüzü değil, kime güldüğümüzü, kiminle rahatça dalga geçebildiğimizi, kime dokunmamayı tercih ettiğimizi de açığa çıkarır. Toplumun güç ilişkileri, hassasiyet sınırları ve tahammül eşiği en çıplak hâliyle burada görünür.

Bu nedenle mizah üzerine konuşmak ‘abartmak’ değil, bu kadar yaygın, bu kadar savunulan ve sahiplenilen bir kültürel alanın neyi normalleştirdiğini anlamaya çalışmaktır. “Sadece bir şov” diyerek bu okumaları küçümsemek, eleştirilerin açtığı rahatsız edici sorulardan hızla uzaklaşma arzusunu ele verir. Her şey zaten ‘sadece’ bir şovdur; bir film, bir kitap, bir gösteri. Tam da bu yüzden konuşulur, tartışılır.

Ayrıca madem bu kadar ‘sadece‘, neden bu kadar hararetle savunuluyor? Cem Yılmaz’ın özellikle filmlerine çok güldüğüm de olmuştur. Beğenip nedenlerini analiz edince iyi, bariz sorunları gösterip eleştirince kötü olmak da ayrı bir mevzu.

Cem Yılmaz…

Asıl savunulan ne?

Türkiye’nin en ünlü, en çok kazanan, en geniş kitlelere ulaşan komedyenlerinden birine yöneltilen eleştirilerin “Bir Cem Yılmaz daha yok” ya da “Komedyeni rahat bırakın” refleksiyle karşılanması da burada anlam kazanıyor. Bu kadar güçlü, bu kadar görünür bir figür eleştirilerle sarsılacak biri mi? Yoksa asıl savunulan, eleştirinin huzur bozucu ihtimali mi?

Şova tepki gösterenlerin önemli bir kısmının kadın olması elbette tesadüf değil. Bunun nedeni yalnızca çok tartışılan “38 yaş çıtır mı, ölmek üzere!” esprisi de değil. Her yaştan binlerce kadın, gösterinin genelindeki bakışa itiraz etti. Bu itirazlar dile gelir gelmez, ‘alıngan’, ‘fazla hassas‘, ‘sorunlu’ gibi sıfatlar hızla devreye sokuldu.

Kadınların rahatsızlığı bu bakışta yine bireysel bir kusur, psikolojik bir sorun gibi kodlanıyor. Böylece eleştiri tartışılmadan etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Bu yalnızca bir savunma refleksi değil. Eleştiriyi kadınsı bir ‘aşırılık’ ya da ‘hassasiyet’ olarak yaftalayarak küçülten, son derece yerleşik ve ürkütücü bir zihniyet.

Eleştirilerin hızla ‘politik doğruculuk‘ etiketiyle geçersizleştirilmesi de bu zincirin parçası. Oysa burada söz konusu olan, dili sterilize etme talebi değil, güç ilişkilerini ve aşağılamayı normalleştirilen hoyratlığı işaret etmek. ‘Politik doğruculuk’ suçlaması, bu noktada eleştiriyi bastırmanın kullanışlı bir aracına dönüşüyor: Tartışmayı kapatıyor, itirazı karikatürize ediyor ve sorgulamayı ahlaki bir aşırılık gibi gösteriyor. Eleştiri bir fikir olarak değil, bir hassasiyet kusuru olarak kodlanıyor.

Bugün insanlar kendi dünya görüşüne, konfor alanına uymayan her itiraza hızla bu etiketi yapıştırıyor. Tuhaf bir denklem kuruluyor: Normali savunanlar makul, onu sorgulayanlar ise abartılı ve politik doğrucu. Peki hangi normalden söz ediyoruz ve bu normali kim, kimin adına, ne pahasına koruyor?

Bu savunma hattı bizi hızla şu noktaya getiriyor: Politik doğruculuk suçlaması, giderek politik olmayanı, yani mevcut güç dengelerini, yerleşik bakış açılarını, egemen erkekliği ve sınıfsal-kültürel ayrıcalıkları korumanın aracına dönüşüyor.

İfade özgürlüğü ve mizah

Tam bu noktada durup sormak gerekiyor: İfade özgürlüğü nedir, ne değildir? Daha da önemlisi, kim konuştuğunda özgürlük, kim konuştuğunda ‘abartı‘ sayılıyor?

İfade özgürlüğü tarihsel olarak, devletin ve otoritenin söz üzerindeki baskısına karşı verilen bir mücadeledir. Alkışlanma garantisi değildir. Beğenilme hakkı, eleştiriden muafiyet hiç değildir. Hele ki yıllardır sahnede olanın, geniş bir kitleye hitap edenin, ekonomik ve sembolik gücü elinde tutanın konforu hiç değildir.

Bugün “Mizah ifade özgürlüğüdür” cümlesi, tuhaf bir biçimde şuraya evriliyor: Mizah eleştirilemez. Oysa eleştiri susturmak değildir. Yasaklatmak değildir. ‘Cancel etmek‘ hiç değildir. Eleştiri, sadece eleştiridir.

Bugün özellikle güçlü figürler söz konusu olduğunda, eleştiri hızla kişisel bir saldırı gibi okunuyor. “Beni eleştiriyorsan susturmak istiyorsundur.” Hayır. Seni eleştiriyorsam, seni eleştiriyorumdur. Bu kadar.

İşin ilginç yanı şu: İfade özgürlüğü en çok da egemen konumları korumak için çağrılıyor. Aşağıya doğru konuşurken özgürlük, yukarıya doğru konuşurken hassasiyet. Kadınlara, hayvanseverlere, ‘fazla duyarlı‘ bulunan herkese söz etmek serbest, egemene, ayrıcalıklıya gelince ya alkış ya da derin bir sessizlik bekleniyor.

Halbuki mizah, tarihsel olarak tam tersini yapar. Mizah normla uğraşır. Güçlüyle didişir. Konfor alanını bozar. Risk alır. Aşağıya doğru vurduğunda gücü yeniden üretir; yukarıya doğru vurduğunda ise gerçekten mizah olur.

Hannah Gadsby…

Hannah Gadsby’nin 2018’de Netflix’te yayınlanan ‘Nanette‘ gösterisinde söyledikleri, modern komedi tartışmalarının kırılma anlarından biri olarak anılıyor:

Söz alabilmek için kendimi aşağılamayı öğrendim; konuşmama izin verilmesi için.

Gadsby, yıllar boyunca maruz kaldığı şiddeti ve aşağılanmayı sahnede ‘komik anılar‘a dönüştürmüş bir komedyen. ‘Nanette’te mizahın, özellikle güçsüz olanın kendini küçültmesi üzerinden işlediğinde kime hizmet ettiğini soruyor. Kendisiyle dalga geçmesinin bir tür hayatta kalma stratejisi olduğunu söylüyor.

Gadsby’nin hatırlattığı şey basit ama sarsıcı: Mizah masum bir oyun değildir, çoğu zaman bir güç ilişkisidir. Eğer mizah, var olan hiyerarşileri yeniden üretmek için çalışıyorsa orada özgürlükten çok tahakküm vardır.

Ricky Gervais…

Bu tartışmada en çok referans verilen isimlerden biri Ricky Gervais. İngiliz komedyenin ofansif mizahı elbette sık sık eleştiriliyor; ancak onu bu tartışmanın merkezine yerleştiren şey yalnızca sınırları zorlaması değil, açık biçimde politik bir pozisyondan konuşması. Din, iktidar, milliyetçilik, ahlak ve ikiyüzlülükle koruduğu mesafe, mizahını yukarıya doğru kuruyor.

Gervais rahatsız ederken aslında kırılgan grupları değil, yerleşik olanı hedef alıyor. Bu yönüyle mizahını ‘itiraz eden‘ bir geleneğe yaslıyor; yalnızca kırıcı olmayı değil, tartışma açmayı göze alıyor. Buradaki belirleyici fark, mizahın ne söylediğinden çok, nereden konuştuğu.

Amerikan komedi geleneğinde bu hattın erken ve belirgin örneklerini görmek mümkün. Lenny Bruce, 1960’larda sahnede söyledikleri nedeniyle defalarca gözaltına alındı, yargılandı ve yasaklandı. George Carlin ise küfrün kendisiyle değil, küfrün kim tarafından, kime karşı ve hangi bağlamda sorun edildiğiyle ilgilendi.

Her ikisinin de mizahı yukarıya doğruydu; kiliseye, devlete, ahlaka ve ikiyüzlülüğe dokunuyordu. Risk alıyorlardı. Mizahları kalıcı olduysa, bunun nedeni ‘ofansif‘ olmaları değil, egemen olanla kurdukları mesafeydi.

Bu yüzden bugün sıkça duyduğumuz ‘ofansif mizah‘ savunması problemli. Ofansif olmak başlı başına bir meziyet değil. Kime ofansif olduğu, neyi hedef aldığı belirleyici. Güçsüzü hedef alıp güçlüye dokunmayan bir dil, radikal değil konvansiyoneldir. Güvenlidir. Riski yoktur. Ve çoğu zaman komik de değildir.

Türkiye’de mizah: karşı olmanın bir biçimi olarak

Bu tartışmayı Türkiye’ye tercüme ettiğimizde mesele daha da çıplaklaşıyor. Çünkü bu topraklarda mizah, uzun yıllar boyunca ‘ifade özgürlüğü‘nün teorik bir başlığı değil, hayatta kalmanın ve karşı durmanın pratik bir biçimi oldu. Mizah, karşı olmanın, yan yana gelmenin, gülerek direnmenin, söylenemeyeni dolaylı yoldan söylemenin yoluydu.

Aziz Nesin…

Aziz Nesin’i anmadan geçmek mümkün değil. Nesin’in mizahı kimseyi rahatlatmak için değil; rahatsız etmek için vardı. Devleti, bürokrasiyi, ahlakçılığı, ikiyüzlülüğü hedef almıştı. Mizahı yukarıya doğruydu. Bedelini ödedi; dava açıldı, linç edildi, tehdit edildi ama geri adım atmadı. Çünkü onun için mizah, eğlenceli bir vitrin değil, açık bir politik pozisyondu.

90’lara kadar ana akımda siyasilerin taklidinin yapılabilmiş olması da tesadüf değildi. Levent Kırca’nın ‘Olacak O Kadar‘ı, yalnızca skeçlerden oluşan bir program değil, dönemin siyasal hafızası olarak da okunabilir. Siyasi figürlerin taklidi, eleştirinin en görünür biçimlerinden biriydi. Bugün neredeyse imkânsız görünen bu alan, o yıllarda ana akım televizyonda hâlâ mümkündü.

Oğuz Aral’ın Gırgır’ı da yalnızca bir mizah dergisi değildi, kitlesel bir karşı anlatıydı. Sınıfla, yoksullukla, devletle, erkeklikle dalga geçiyordu. Mizah, ‘Aman kimseyi kırmayalım‘ diye değil; bir şeyleri kırmak pahasına yapılıyordu. Yukarıya doğru konuşuyor, risk alıyordu.

Mizahımızın yakın tarihiyle ilgilenenler, 90’lardan itibaren mizahın yavaş yavaş apolitikleştiğini, riskten arındırıldığını bir çırpıda görür.  ‘Herkes gülsün ama kimsenin huzuru kaçmasın‘ çizgisi belirginleşti. Eleştiri bireyselleşti; sistemsel olan görünmezleşti. Yukarıya doğru konuşmak zorlaştıkça, güçlü olanın adı anılmazken, kırılgan gruplar daha rahat hedef haline geldi.

Risk almamak, güvenli alanda kalmak, ‘herkese hitap etmek‘ adına sivriliği törpülemek… Mizahın içini boşaltan süreç tam da bu oldu.

Mizahın güvenli alana çekilişi ve erkekleşmesi

2000’lerle birlikte mizahın hem mecrası hem de dilinin değiştiğini görüyoruz. Penguen ve Leman kuşağında hâlâ çok güçlü bir mizah damarı vardı ancak ilk bakışta politik görünen bu dil, giderek politik riskten arındırıldı. Sertti, küfürlüydü, erkekti; ama çoğu zaman yukarıya değil, yana ve aşağıya doğru konuşuyordu. Sistemle, iktidarla ve devletle kurulan gerilim zayıfladıkça, mizah bireysel jestlere, tipolojilere ve ‘acayiplik‘lere sıkışmaya başladı.

Bu süreçle birlikte mizahın giderek erkekleştiğini de görmek gerekiyor. Küfür, sertlik, ‘belden aşağı laf sokma‘ ve aşağılamaya dayalı dil cesaret göstergesi gibi sunuldu. Mizah, erkekler arası bir güç oyununa dönüştü: Kim daha sert, kim daha arsız, kim daha ‘dokunulmaz‘?

Kadınların, LGBTİ+ bireylerin, hayvan hakları savunucularının ya da ‘fazla duyarlı‘ addedilen herkesin mizahın nesnesi olması normalleştirildi. Buna karşılık aynı dil, egemen erkeklik biçimlerine, muktedire, sermaye ve devletle kurulan ilişkilere nadiren dokundu. Yukarıya bakmak ve dokunmak riskli olduğu için mizahın yönü giderek aşağıya çevrildi.

Bu erkekleşme yalnızca dilde değil, duygu rejiminde de kendini gösterdi. Empati zayıfladı, incelik küçümsendi, rahatsız olan ‘alınmış‘ sayıldı.

Oysa mizah her zaman biraz incelik, biraz zekâ ve biraz mesafe alma becerisiyle çalışır. Evet sivri olmasına sivridir ama her şeyi ezerek, bağırarak, aşağılayarak güldürmek mizahın gücü değil, çoğu zaman yoksulluğudur.

Elbette bugün Türkiye’de bambaşka mizah arayışları, absürt olanla, biçimle, sessizlikle, erkeklikten kaçan dillerle çalışan çok iyi örnekler de var. Bu yazının konusu ‘Daha iyisi mümkün mü?‘ değil, neyin risksizce tekrar edildiği olduğu için onları bir başka yazıya bırakıyorum. 

Beğenmiyorsan izleme’, ‘Gülmedik’ ve ifade özgürlüğü

Bugün ‘Mizah ifade özgürlüğüdür‘ savunusu çoğu zaman eleştiriyi bastırmanın kalkanına dönüşmüş durumda. Eleştiri ‘sansür‘, itiraz ‘linç’, rahatsızlık ise ‘hassasiyet’ olarak kodlanıyor. Oysa asıl soru hâlâ aynı: Mizah kimin riskini alıyor, kimin konforunu koruyor?

Bu noktada sıkça başvurulan o cümle devreye giriyor: Beğenmiyorsan izleme.

Oysa izleyip beğenmemek de bir ifade biçimidir. İzlemek, anlamak, deneyimlemek ve ardından itiraz etmek… Bunların hiçbiri sansür değildir. “Gülmedik” demek de. Hatta belki en masumu budur. Ne yasak talebi vardır ne linç çağrısı. Sadece basit bir kayıt tutulur: Gülmedik.

Beğenmemek, bir eseri deneyimlemenin ve ona karşılık vermenin yollarından biridir. Kimse güldüğünü ispatlamak zorunda olmadığı gibi, kimse gülmediği için de kendini savunmak zorunda değildir. Mizah, alkış kadar itirazla da var olur.

“Bu söylenebilir mi?”

Evet, söylenebilir.

Peki buna itiraz edilebilir mi?”

Evet, elbette.

İfade özgürlüğü tam olarak burada başlar. İkincisi olmadan birincisi de olmaz. Karşı söz yoksa, özgürlük de yoktur.

Gülemedik işte.

Keşke bari gülseydik.