
MURAT SEVİNÇ
Türk Dili ve Edebiyatı hocası Cahit Kavcar’ın, Cahit amcanın güzel anısına…
Ülkede tanık olduğumuz siyasi-hukuki anormallikler ile gündelik yaşamı giderek katlanılmaz hale getiren ‘hal ve davranışlar’ arasında bağ olmalı. Kaba sabalığın, bönlüğün, düşüncesizliğin, duyarsızlığın, kural tanımamanın, rahatsızlık vermenin beslendiği bir toplumsal-siyasal iklimde yaşıyoruz.
Sağda solda, toplu taşımada, sokakta, kısaca ‘kamusal’ herhangi bir ortamda bezdiğimi hissettiğim anlarda, bu duygumun yaşımın ilerlemesiyle ilgisi olup olmadığını sorguluyorum. Yaş aldıkça daha tahammülsüz olabiliyor insan. Buna mukabil, tanık olduklarımın çok insanda aynı bıkkınlığı yarattığına da hem tanık oluyor hem tahmin ediyorum.
Ahalinin bir kesimi, asgari insanca gündelik yaşam koşulları talep eden diğer kesimine hayatı zehir etmek için yemin etmiş gibi. Herhalde ‘kuralsızlık’ ve ‘cezasızlık’ belasının, toplumsal bağların zayıflamasının, zembereğinden boşalmış davranış ve sözler itibar kazanırken nezaketin tedavülden kalkmasının yol verdiği bir değişimin sonucu.
Çok yürüyen ve mecbur kaldıkça toplu taşıma kullanan bir yurttaşım. Bir insan ve yurttaş olarak şehirde yürüme özgürlüğümü kullanıyorum. Biraz Ankara’da, fakat özellikle nüfusun yaklaşık dörtte birinin yaşadığı İstanbul’da motosiklet terörü endişesi duymadan yürümek artık mümkün değil. Küçük yerde yaşayanlar ve yürümeyenler pek anlam veremeyecek, ancak durumu anlatmak hakikaten güç. Yıllar önce yeme içmecilerin kural tanımazlığıyla başlayan kaldırım işgali, şimdilerde motosikletlilerce sürdürülüyor. Ve hiçbir kamu idarecisi kılını kıpırdatıp bir şey yapmıyor bu rezillikle mücadele için.
Bir de sıkutır belası var. O aleti her yerde (elbette kaldırımda) ve her hızda kullanabileceğini düşünen sıkutır kullanıcıları. Balta girmemiş ormandan çıkmış gibiler. “Burası kaldırım, bizi ezeceksiniz, böyle kullanamazsınız” dediğinizde (eğer cesaretinizi toplayabilirseniz!) kaldırım ve yaya sözcüklerini ilk kez duymuş gibi davranıyor çoğu. ‘Hoppala, seni ezme ve sakat bırakma özgürlüğüm yok mu, hayret doğrusu‘ nevi bir şaşkınlık yaşıyorlar.
Kaldırımdan vazgeçtik, toplu taşımadayız… Tren, otobüs, metrobüs, vapur, envai çeşit… Tuhaf biçimde oturan erkeklere kadınlar müdahale ediyor artık, sık tanık oluyorum, bu olumlu bir gelişme. Milattan sonra 2025’te oturmayı öğrenmek cinsimiz bakımından dikkate değer bir aşama kuşkusuz. Peki, sırt çantasını kalabalık bir araçta ‘sırtından indirmesi gerektiğini’ nasıl olur da düşünmez biri; sırt çantalarından dayak yiyerek yolculuk yapmak zorunda mıyız?
Yürüyen merdivende sağda durup solda yürüme kuralı İstanbul’da yerleşti. İlk metrosu (Ankaray) biz öğrenciyken açılan Ankara’da ise söz konusu kuralı henüz kavrayamayanların sayısı az değil. Kimi Ankaralının ‘yürüyen merdivende yürümek isteyenler’ olabileceğini kabullenememesi incelemeye muhtaç bir durum. Özür dileyerek yol istediğinizde genellikle sinirleniyor ve merdiveni gösterip “Çıkıyor ya işte” diyorlar.
Başkentte bir tür ‘kötü muamele’ aracı sayılabilecek halk otobüsü ve dolmuşları ise tek başına bir yazıyı hak ediyor. 65 yaş üstünü aşağılayan, yolcuya bile isteye kötü davranan ve aracını hızlı kullanan (bu yüzden yıllar içinde epeyce kaza yapan) halk otobüsü sürücüleri. Hiçbir yerel idareci başa çıkamadı bu adamlarla, başa çıkmak istemedi. Kendileri toplu taşıma kullanmadığı için farkında olup olmadıklarından da emin değilim. Geçtiğimiz aylarda bir sürücünün ilk kez yolcuya-yaşlılara çok nazik davrandığını gördüm ve Kızılay’da inerken yanına gidip teşekkür ettim. Şaşkınlığını anlatamam, çok mutlu oldu.
Toplu taşımanın ‘modern’ kâbusu ise telefonla konuşanlar ve sesli video seyredenler. Akıl alır gibi değil. Hele ki uzun süren tren yolculuklarında. Umursamıyorlar. Uzuvlarına dönüşmüş telefonlarını açıp herkesin duyabileceği biçimde video seyrediyorlar. Sesli telefon görüşmesi yapıyor ve uyaran biri çıkarsa tersliyorlar. Bir değil, iki değil… Sağınızda solunuzda bir kişinin böyle davranması, ‘yol boyunca bir ara hızlanan hızlı tren’ yolculuğunun berbat bir deneyime dönüşmesine neden oluyor. Birkaç kez kendimi, o telefonun aniden konuşanın kulağına kaçtığını ve çıkaramadığını hayal ederken yakaladım ki pek sağlıklı bir durum değil bu. Bireysel çözüm olarak bu yaştan sonra kulaklık kullanmaya başladım.
Eğer sokaktaysanız ve toplu taşıma kullanıyorsanız karşılaştığınız tehlikelerin, kabalığın haddi hesabı yok. Her şeyi kendine hak gören bir hödük tip hızla çoğalıyor.
Nasıl başa çıkılır görgüsüzlük, düşüncesizlik, lümpenlik belasıyla? Kişisel itirazlar değerli olabilir, bir yere kadar. Siyasal-kültürel koşullara dikkat çekmek ise iyi hoş, fakat geçmişe ve geleceğe yönelik makul tespitlerin şimdiki zamana yararı yok. Alışkanlıkların dönüşümü birkaç kuşak demek. Peki bugün hayatta olan, birkaç on yıl sonrasını görmeyecek ve hiç olmazsa gündelik yaşamda taciz edilmeden yaşamak isteyen sade yurttaş için bir umut var mı?
Görgü kurallarını, birlikte yaşam için gerekli yasakları hatırlatma ve cezalandırma, pervasızlığı azaltmada işe yarayabilir. Toplu taşıma araçlarında sırt çantası anonsları yapılmalı. Yürüyen merdiven olan yerlerde “Sağda durun” anonsları yapılmalı. İngilizler bir asırlık metrosunda hâlâ “Boşluğa dikkat edin” diyor, demek ki gerekli. Kaldırımda motosiklet ve sıkutır kullanmanın yasak olduğu kamu spotlarıyla vs. anlatılmalı. Yüksek sesle konuşmama, sesli video seyretmeme anonsları yapılmalı. Bunlar bıktırıcı ölçüde sık yapılmalı. Uymayan olursa cezalandırılacağını bilmeli.
Gerisi ‘torna’yla ilgili. Siyasal ve toplumsal koşulların ürünü olan, değişimi uzun yıllar ve emek gerektiren o tornayla.
Şehir meydan savaşlarından sağ salim çıkıp da eve varınca o gün içinde neler olup bittiğini okuyorum bağımsız medyadan… Yine bir yerde maden izni verilmiş, yine bir belde susuz kalmış, bilmem kaçıncı ekonomi siyaseti terk edilmiş, bir yerlerdeki büyük bir ihale yine aynı şirketin olmuş, yine bir kadın katledilmiş, yine bir çocuk taciz edilmiş, filanca ilde sokak ortasında birileri öldürülmüş yine, falanca yerdeki operasyonda şu kadar suç örgütü üyesi gözaltına alınmış, yine adliye önünden geçen üç beş kişiye tutuklama istenmiş, feşmekan adli kontrol-ev hapsi koşuluyla serbest bırakılmış, kimi siyasetçiler yine oy hırsızlığına girişmiş, bir siyasetçi şöyle demiş ama onu derken sağ kaşını aşağıya dudağının bir kenarını yukarıya büktüğü fark edildiğinden aslında böyle demek istemiş, yine birilerinin egosu patlayıp çevreye yayılmış, Türkiye bugün de bir hukuk devletiymiş, şu olmuş bu olmuş… Kavala, Demirtaş, Atalay, belediye başkan ve görevlileri ve diğerleri, derli toplu, topluma yararlı dürüst yurttaşlar bilmem kaç bin gündür, kaç yüz gündür dört duvar arasındayken.
Her gün benzer haberleri okuyarak devam ediyoruz yaşamaya. Böyle sürüp giden bir yaşamdan da başka bir şey, başka bir ülke, başka bir şehir, başka bir birlikte yaşam adabı, başka bir tutum ve görgü çıkmıyor. Yine de çaba harcamaktan ve dert etmekten ‘prensip olarak’ vazgeçmemek gerek.