Erdoğan sultanlığı öğrenemedi gitti
E

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan 23 yılda sultan olmayı bile öğrenememiş. Siz de görmüşsünüzdür, birkaç hafta önce Rize’ye gitmişti Recep Erdoğan, orada halk arasında gezerken, KPSS’de derece yapan iki öğretmen adayı ağlayarak dertlerini anlatıyor, bir türlü atanamamaktan şikayet ediyorlar. Cumhurun başkanı “Yalan konuşuyorsun” diye çıkışıyor öğretmene, “Benim partimin kapısı kimseye kapanmaz.”

Fotoğraf: Sosyal medya / X

Ya vatandaş, diyelim o öğretmenlerden biri cumhurbaşkanına “Yalan konuşuyorsun” derse ne olur? Diyebilir mi? Niye diyemesin? İşin bu kısmıyla ilgili değilim şimdi, Magna Carta’ya (1215) kadar inmek gerek bu mesele için.

Beni dertlendiren, şanlı tarihine bu kadar düşkün bir adamın, Recep Erdoğan’ın o tarihten hiç nasibini almamış olması, sultanlığın gereklerini hala öğrenememiş olması. Recep Erdoğan Rize’deki öğretmenlere, “Benim yerim burası değil” diyor, “Ankara’ya gelseydiniz, Bakanım…” falan diye lakırdı döküyor. Sultan, tebası neredeyse oralı olmalıdır, şikayeti nerede duyduysa duysun dikkate almak zorundadır, alır. Öyle, ‘Ben Topkapı Sarayı’nda ikamet ediyorum, oraya gel’ diyemez. Cumhurbaşkanı da vatandaşa diyemez tabii. Ama zaten bir cumhuriyette işler böyle de yürümez, sultan muamelesi yapılan birinin eteği öpülerek, ağlaşılarak adalet talep edilmez, hak talep edilmez. Neyse, uzatmayayım lafı da Recep Erdoğan’ın sultanlığı neden beceremediğini anlatayım. Bildiğin Gibi Değil – Osmanlı’da tam da bu konuda bir bölüm yazmıştım. Buyrun:

Halk padişahı görünce neden hasır yakardı?

Adalet istemek için.

Padişah özellikle Cuma selamlığındayken ve ava veya sefere gider ya da dönerken veya başka bir vesileyle saraydan çıktığında, şikâyeti olanlar, haksızlığa uğradığını düşünenler, adalet isteyenler dilekçelerini (istida) verirdi. Hatta bir keresinde, III. Murad, 1591 nevruzunda deniz kenarındaki yazlık sarayına gittiğinde Galata halkı kayıklarla geldi ve “feryadlar idüp”, “dilekçeler sunup” Galata kadısından şikâyetçi oldu. Sultan dinledi ve kadıyı azletti.

Halk pek çok zaman sadrazam, yeniçeri ağası gibi yüksek yöneticilerin ve bunların atadığı adamların uygulamalarından şikâyetçiydi. Bu yüksek rütbeliler, halkın padişaha ulaşıp dilekçe vermesini engellerdi. İşte bu durumda, dilekçe vermek isteyenler bir parça hasır veya paçavra yakıp uzun bir sopayla kaldırır ve sultanın görmesini sağlarlardı. Bizans’tan tevarüs edilen bu ateşli şikâyet yöntemine “hasır yakmak” ve “ateş istidası” denirdi. Hatta bir davada haksızlığa uğradığını düşünenler, kadıyı, “Hasır yakarım ha!” diye uyarırdı. Bu, kadı’nın kararının sultan huzuruna çıkması demekti.

Sultanın dikkatini çekip dilekçe vermek için saraya yakın yerlerde ateş yakmak da âdettendi. İngiliz tüccarlar 17. yüzyılda bu yöntemi kullandı mesela. Bireyler tek tek dilekçe verebileceği gibi, toplu dilekçeler de verilebilirdi. Taşrada kadılar halkın toplu şikâyetlerini toplar ve Divan-ı Hümayun’a iletirdi.

İslam öncesi ve sonrası Yakındoğu hükümdarlarınınki gibi, padişahın da en temel niteliği adalet dağıtmasıydı. Topkapı Sarayı’nın ve bazı padişahların uzun süreler geçirdiği Edirne Sarayı’nın en yüksek yapısının Adalet Kulesi olması da sultanın bu adalet dağıtıcı niteliğinin simgesidir. Sultan, Allah’tan başka kimseye karşı sorumlu değildi. Tek otoriteydi. Dolayısıyla, haksızlıkları düzeltebilecek konumdaydı. Güçlünün zayıfı ezmesinin, otorite sahiplerinin halkı ezmesinin önüne geçebilirdi. İşte bunun sağlanabilmesi için herkes ona şikâyetlerini götürebilmeliydi.

Tarihçimiz Halil İnalcık, Hind-İran siyaset teorisinden gelen bu anlayıştaki temel prensibin şöyle formüle edildiğini söylüyor:

“Hükümdarın gücü askerî güce, askerî güç hazineye, hazine reayanın ödediği vergilere, vergilerin artışı adalete bağlıdır. Bu nedenle akıllı hükümdar, kendi egemenliğini korumak ve gücünü arttırmak istiyorsa, reayaya adaletle muamele etmeli, zulümden kaçınmalıdır.”

İşte meşhur, “Adalet mülkün temelidir” sözünün anlamı da budur. Dolayısıyla mutlakiyetçi güç/devlet ile adalet kavramı özdeştir. Osmanlı’da güçler ayrılığından, yargı bağımsızlığından söz edilemez bu yüzden. Kadılar ve bütün adalet mekanizması devlet erkinin bir parçasıdır. Dolayısıyla, kadılar idarecidir aynı zamanda. [Yargının konumu bakımından bugünün Türkiye’sini pek de andırıyor, hık deyip burnundan mı düşmüş, nedir?]

İmparatorluğun en yüksek makamı Divan-ı Hümayun’du ve asli işi halktan gelen şikâyetleri dinlemekti. Sıradan biri, Divan-ı Hümayun’a girip derdini doğrudan aktarabilir veya dilekçe verebilir ve cevabını da derhal alırdı. Fatih Sultan Mehmed’le birlikte padişahların Divan-ı Hümayun’a katılmasından vazgeçildiğinde de sultanlar bir kafes arkasından bu şikâyetleri dinlerdi.

Cuma selamlığında sultana dilekçe verilmesi III. Selim tarafından yasaklandı. Çünkü 17 Aralık 1791 Cuma günü III. Selim Ayasofya Camii’nde dua ederken, bir kişi ayağa kalkıp “kendi dilinde” şikâyette bulundu ve bu “edebsiz bir meczub” cebinden bir “misket güllesi” çıkarıp sultanın oturduğu kafese attı. Kafes kırıldı, gülle (veya taş) sultanın önüne düştü. Bir tane daha atacakken muhafızlar adamı yakalayıp dışarı çıkardı ve “heman boynunu vurdu”.

Osmanlı ordusunun modernizasyonunda danışman olarak bulunan Prusyalı Helmuth von Moltke, II. Mahmud’la Şumnu (Bulgaristan) yolculuğunda (1838) dilekçe verme uygulamasına şahit olmuştu:

“Yolculuk sırasında, hep arzuhallerini başlarının üzerinde tutan kadın grupları gördüm. Bir subay yaklaşıyor, dilekçeleri topluyor ve yardım dağıtan görevliye veriyordu. Ama yoksul bir kadının değneği ucundaki kâğıdı, süratle geçen geçit alayı içinden kimse fark etmedi. Büyük bir ustalıkla bizzat kullandığı dört atlı faytonunu durdurup bir subay gönderdikten sonra yoluna devam eden padişah dışında.”

Halkın verdiği dilekçeye arz-ı hal denirdi. Arzı-ı halcilik 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren önemli bir meslek haline geldi, çünkü bu dilekçeleri yazmanın belli kalıpları vardı ve halk okuma yazma bilse bile bunları bilemezdi. Bu meslek bugün bile varlığını sürdürüyor. Mahkeme binalarının yakınlarında seyyar veya ofis sahibi arzuhalcilere rastlamışsınızdır.