Demokrasinin adını çok duyduk, kendisini pek görmedik!
D

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Son yazı, altı muhalefet partisinin yayınladığı hükümet sistemi vaadinin toplumda beklenen ölçüde heyecan yaratmaması ve bunun bazı muhtemel gerekçeleri üzerineydi ; aynı konuya devam…

Siyaset kurumuna ve siyasetçilere yönelik güvensizliğin tek bir nedeni de, bu soruların tek ve basit yanıtları da yok tabii, ancak güncel ‘heyecansızlık’ hakkında birkaç şey söylemek, bazı gözlem ve tahminler paylaşmak yine de mümkün.

Rahmetli anne ve babam, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında dünyaya gelmişlerdi. İkinci Dünya Savaşı’nı, üç anayasayı, tek partili dönem ile çok partili yaşamı, darbeleri, iz bırakan tüm siyasetçileri ve onların bitip tükenmek bilmeyen demokrasi vaatlerini görüp işiterek geçirdiler ömürlerini, buna mukabil o demokrasiyi ve vadeliden o müreffeh yaşamı hiç görmediler. Yine de yoksulluklarına, türlü yoksunluklarına ve zorlu yaşamlarına karşın, çocuklarının tanık olduğu bir umuda, ülke sevgisine sahiplerdi. Sevgi, o umudun gücünden kaynaklanıyordu, tahmin ediyorum.

Örneğin, hiç olmazsa çalışkan ve dürüst insanların, iyi eğitim alabilirlerse sonunda başarılı olacağını düşündüklerinden eğitime, kendilerinin sahip olamadığı o ayrıcalığa çok değer veriyorlardı. Kamucu eğitimin değerini bilen insanların, hem kendilerini hem ülkeyi kalkındıracağına yönelik bir ‘inanç’. İster neoliberalizm, ister Özalcılık, ister 12 Eylül darbesi, ister Siyasal İslamcı müteahhitlik faaliyeti başlığının altını kalınca çizelim, son kırk yılda yaşananların sonunda, gün gün kaybolan güçlü inançlardan biri bu oldu. Hele ki son yıllarda İslamcılar, çıtayı kendilerinden öncekilerin tahayyül dahi etmediği bir yere taşıdı. Halihazırdaki Türkiye’de gençten birine, bu devirde, devletlûnun neden Çakıcı’ya, örneğin Türkan Saylan’dan daha hürmetkâr davrandığını hangi sözcüklerle, hangi tarihe referansla anlatırsınız, mümkün mü böyle bir şey!

Evet, demokrasiyi pek görmeseler de hiç olmazsa bugün gölgesine razı olduğumuz umuda sahiplerdi. Ancak umutlu ve dirençli olmak, hep işittikleri siyasetçi vaatlerine karşın demokrasi ve iyi-eşitlikçi bir yaşamla pek karşılaşmadıkları gerçeğini yine de değiştirmiyor ki, okuduğunuz yazının konusu bu.

Bunca iktidar sahibi insan, on yıllarca hep demokrasi ve refah vadeder de nasıl gerçekleşmez peki, durumu yalnızca siyasetçi güvenilmezliği ile açıklamak mümkün mü, bu gözleme eşlik eden başkaca dertlerimiz mi var? Var kuşkusuz ve bana kalırsa onlardan biri, değerli bazı kavramların suistimal edilmesi.

Türkiye’de farklı siyasi eğilimlere sahip siyasetçiler, aynı kavramları çoklukla birbiriyle uyuşmaz niyet ve bazen taban tabana zıt saiklerle kullanır. Bunun ne kadarı muhatabını kandırma isteğinden ne kadarı bilmemekten ne kadarı tutarsızlıktan kaynaklanıyor, tespit etmek her zaman kolay değil.

Kabul edilebileceği gibi en popüler kavram, demokrasi. Türkiye’de siyaset yapıp da demokrat olmadığını düşünen biri yoktur muhtemelen. Bu yüzden tartışma, genellikle demokrat olup olmamaktan ziyade, kimin ‘daha-en’ demokrat olduğu üzerine dönüyor.

Oysa bu ve aynı karatta kavramlar pek belirsiz, tanımlaması ve anlaşılması ya da anlamı üzerinde uzlaşılması çok güç kavramlar olmasa gerek. Nerede doğduğu, hangi aşamalardan geçtiği, içeriği, olmazsa olmazları belli. Örneğin insan haklarına mesafeli, uluslararası insan hakları standartlarını, güçler ayrılığını dikkate almayan bir yönetimin/siyasal sistemin bu çağda demokrasi olarak adlandırılması mümkün değil. Hem serbest seçimlere halel getirip, hukuk devleti, laiklik ve çoğulculuk ilkelerini yok sayıp hem de demokrat olamazsınız. Ya da ölçüleri farklı olsa da sosyal olmayan bir demokrasi yok medeni dünyada. Bunlar konunun abc’si.

Oysa demokrat olduğu iddiasındaki siyasetçilerin azımsanmayacak bir kısmının, söz konusu genel kabuller ve demokrasinin sürekli gelişen içeriğine yönelik itirazları vardır. Bir siyasal sistem olan demokrasinin ülkeden ülkeye farklı tonlara bürünmesi kuşkusuz olağan; ancak bu somut gerçek, ‘olmazsa olmaz’ yapı taşlarını görmezden gelme sonucuna yol açmamalı. Örneğin, laiklik uygulamaları arasında fark var tabii, buna mukabil laik-seküler olmayan bir demokratik sistem yok. Haliyle, bir insan aynı anda teokrasiden ve demokrasiden yana olamaz, velev ki bu toprağın insanı, yine de olamaz!

Demokrasi, kuralsızlık değil, sıkıcı/boğucu kurallar bütünü ile var olabilen; dolayısıyla, herkesin gönlünce değil, belli kural ve sınırlara tabi olarak yaşadığı sisteme verilen isim. ‘Herkesin istediği gibi yaşadığı bir ülke‘ vaadi, demokratik değil, açıkça boş laftır. Önemli olan, herkesin isteklerinin sınırının çoğulcu mekanizmalar içinde, insan onurunun temel ilke kabul edilerek, eşitlikçi kurullarca belirlenmesi.

Hal böyleyken, özellikle Türkiye gibi birlikte yaşam ilkelerini ve demokratik değerleri benimsemekte hâlâ büyük zorluklar yaşayan bir ülkede, “Ben demokratım” diyen birine derdinin ne olduğu sorulmalı, öncelikle demokrasiden ne anladığı sorgulanmalı. Bu demokrat kişi ifade özgürlüğüne nasıl bakıyor, akademik özgürlüklere nasıl bakıyor, din-devlet ilişkisine nasıl bakıyor, cinsiyet eşitliğine nasıl bakıyor, emekçi hakları konusuna nasıl bakıyor, eşit yurttaşlık denildiğinde ne anlıyor vs.

Siyasetçilerin yalnızca açıklamaları değil, asıl olarak eylemleri turnusol işlevi görür. Biri çıkıp “Biz her inanca saygılıyız” diyebilir. Mesele, inanç özgürlüğü tartışmasını ilgilendiren bir vaka ile karşılaştığında hangi tepkiyi gösterdiği. Özgürlükten yana mı, yoksa kerameti genellikle kendinden menkul ‘değerlerden’ yana mı tutum takınıyor? Özgürlüğün sınırı genel kabul görmüş evrensel norm ve ilkeler mi, yoksa ‘Özgürlük dediysek, o kadar da değil‘ prensibi mi? Türkiye’de hemen her zaman rağbet gören ikincisi.

Altı partiden biri Gelecek’in temsilcisi olan siyasetçinin, yıllar önce Fazıl Say bir twiti nedeniyle mahkum olduğunda, -üstelik bu siyasetçi o esnada TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı iken- Say’ın aldığı cezaya memnun olduğunu açıklamasını hangi ölçütlerle değerlendirebiliriz? Ya da Gelecek’in Genel Başkanı, o günlerde ‘bakan’ olan siyasetçinin, Fazıl Say’a yönelik sarf ettiği, “Böyle bir ifadeyi dünyanın hiçbir yerinde kullanamazsınız” iddiasını ne yapmalı? Kerem Altıparmak, Bianet’teki yazısında tüm AKP’li yorumlarına yanıt vermişti o günlerde, buraya bırakıyorum. Kadın-erkek eşitliğinden çok güçlü bir biçimde söz eden mutabakat metnini altı erkeğin okuması, o metnin imzacılarından biri olan Saadet Partisi’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmayı savunması vesaire…

Metni tüm eksikliklerine karşın destekleyen ve partilerin ortak hareket etmesini önemseyen biri olarak yazıyorum bu satırları. Konu, falanca zamanında onu demişti filanca şunu söylemişti değil. Söylemek istediğim, siyasetçilere güvensizliği yaratan etmenlerden birinin de, memlekette çoğu kavramın içinin yine siyasetçilerce boşaltılarak kullanılıp itibarsızlaştırıldığı gerçeği oluşu. En özgürlükçü iddiasındakinin, bir adım sonra ‘o kadar da değilci’ye dönüşebilmesi.

Partiler ve temsilcilerini konu ediyorum burada, yoksa, yazar çizeri ve muhalifi de çok farklı değil kolaylıkla görülebildiği üzere. Birbirini yaratan ve besleyen koşullar bunlar ve ülkede çoğu muhalifin demokrasiden anladığı da umut vermiyor. Hele ki bugün olduğu gibi, dünyada otoriter-faşizan eğilim ve söylemin yükseldiği dönemlerde, ‘demokrasi-demokratik sistemler-demokratik sistemlerin temsilcileri’ düzeylerini birbirine karıştırıp, insanlığın medeni kazanımlarını küçümsemeye yeltenen muhaliflerin tutumu ayrı bir açmaz.

Ezcümle, bolca vaatle karşılaşan yurttaşın çokça dert tasa bir yana, önceki deneyim ve hayal kırıklıklarından da kaynaklanan heyecansızlığını anlamak mümkün.

Yazı, altı partinin imzaladığı ‘mutabakat metnindeki’ yalnızca bir cümleye yönelik basit bir soruyla bitsin. Metinde ‘Din ve vicdan özgürlüğü‘ başlığı altında şunlar yazıyor: “Herkesin inancına, kanaatine ve yaşam tarzına saygı duyulduğu, kişilerin din, inanç̧ ve yaşam tarzı fark etmeksizin özgürce yaşadığı, herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistem inşa edilecektir.”

Ne güzel… Sorum şu: Hani şu cüppeli, sarıklı tebliğciler var ya, içkili lokantalara gidip yemek yiyen insanları uyarıyor, onların günahkâr olduğunu dile getirip doğru yola davet ediyor, inançlarının gereği olduğunu düşünüyorlar bu tavrın ve ‘yayma’ haklarını kullanıyorlar diyelim. Bu durumda, yeni dönemde, ola ki inançsız bir yurttaş, muhafazakâr muhite gidip ahaliyi inançsızlığa davet etmek isterse, demokrat siyasetçilerimiz bu eylemi bir hak olarak açıkça savunacak mı? Yoksa, o kadar da değil mi!

Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın Kadın Kadındır yazısı,

İklim krizi notu: Büyük bir felaket yaklaşıyor. Hızla. Ömer Madra’nın sözlerinden bir-iki satır: “IPCC raporunda sıcak hava dalgaları var, kuraklık var, kuraklığa bağlı gıda sıkıntısı, açlık var. Korkunç orman yangınları var, seller ve fırtınalar var… Dünya nüfusunun şu anda yarısı iklim tehlikelerine açık ve çok ciddi su sıkıntıları çekiyor. Rapora göre dünyadaki her üç kişiden birisi ölümcül sıcaklık stresine tabi. Bunun yüzyılın sonuna kadar tüm dünyanın yüzde 75’ini etkilemesi bekleniyor. Ayrıca her yıl daha fazla insanın sel tehlikesine maruz kalacağı söyleniyor. 2050’ye kadar tehlikeli kıyılarda yaşayan bir milyar insanın tehlikeye gireceği raporda belirtiliyor. Bunların hiçbirisi tek başına değil. Sıcaklıklar ve ciddi sel felaketleriyle birlikte muazzam hastalıklar da yayılacak. Bunlar gıda ürünlerini de mahvedebilecek şeyler. Raporda yosunlara ve mantarlara varana kadar her konuya değinilmiş. Suların, toprakların biyolojik çeşitliliğin kilit mekanizması olan tozlama dediğimiz, bitkiler arasındaki polinizasyonun da yıkıma uğrayacağını söylüyor. Böylece doğal dünya da çok feci bir hale gelecek deniyor. Bu felaketlerin bazılarında artık geri dönüşü olmayan noktayı da geçmiş durumdayız. Yani bu artık son fırsat penceresi. Artık uyanıp son şansımızı değerlendirmemiz gerekiyor. Çocukların yaşayabilmesi için şu anda derhal harekete geçip bunları yapmamız lazım.