Uzun süredir Atina’da yaşayan İstanbullu arkadaşım Herkül Millas bir gün bana şöyle dedi: “Yunanistan’da her sabah acaba bugün hangi can sıkıcı haberle karşılaşacağım endişesiyle gözlerini açmıyorsun. Burada her şey olağan seyrinde yürüyor, olağanüstü şeyler genellikle olmuyor. Yani açıkçası burası sıkıcı bir ülke; buna da sevinmek gerek sanırım.”
Bunca yıldır ‘sıkıcılık’ sözcüğüne haksızlık etmişiz. Yaşadıklarımızdan sonra insan şunu fark ediyor: Sıkıcılık bazı durumlarda, hatta belki de çoğu zaman, en büyük saadet. Sıkıcı ülke demek, her sabah gözünü açtığında “Bugün yine ne oldu” sorusunu sormak zorunda kalmadığın bir yerde yaşamak demek. Haberleri açtığında yüreğinin sıkışmadığı, sosyal medyada gezinirken “Bugün yine birilerini linç etmişler” duygusunun içine çökmediği bir hayat ihtimali. Fena mı olurdu yani?
Türkiye’de can sıkıcılığın kaynağı yalnızca büyük davalar değil. Asıl yıpratıcı olan, olağanüstülüğün gündelik hayata sızması. Bir üniversite öğrencisinin attığı tweet nedeniyle sabaha karşı gözaltına alınması, bir sokak röportajı katılımcısının filancaya hakaret gerekçesiyle tutuklanması, bir sendika temsilcisinin basın açıklaması sonrasında polis tarafından götürülmesi, bir gazetecinin yaptığı haber yüzünden aylarca içeride kalması artık şaşırtıcı değil.
Şimdi de Herkül’ün bana ilettiği başka bir bilgiyi aktarayım da Yunanistan’ın ne kadar ‘sıkıcı’ olduğunu iyice anlayalım! Dediğine göre orada devlet büyüklerine veya siyasetçilere hakaret edildi diye vatandaşa dava açıldığı hemen hiç görülmemiş, örneğin Yorgos Papandereu’ya ABD ajanı dendiği halde konu mahkemeye taşınmamış. Zaten bir siyasetçinin bir vatandaşa karşı davacı olması ayıp sayılırmış. Bu Yunanlar başka bir gezegenden mi, yoksa biz mi öyleyiz? Sıkıcı bir ülkede yaşamak sanırım büyük saadet.