Bir koyun olarak, 'O adaya oy vermem' dememin ne anlamı var?
B

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı kim olacak? Kılıçdaroğlu, Akşener, Yavaş, İmamoğlu ya da bir başkası?

Cumhurbaşkanı seçimi, özellikle 1950’den bugüne farklı gerekçelerle tartışma konusu oldu. 1924 Anayasası devrinde cumhurbaşkanları anayasal yetkilerinden ziyade, tarihsel kişilikleri nedeniyle güçlüydü. 1961 Anayasası yıllarında üç cumhurbaşkanı da askerdi, ‘zorunlu uzlaşmalar’ın sonucunda seçilmişlerdi.

1982 Anayasası döneminde Turgut Özal’ın adaylığı ardından tartışmanın seyri değişti, diğerlerinin de önemli siyasetçiler olması (A. Necdet Sezer dışında) ve Anayasa’nın devlet başkanına tanıdığı yetkiler nedeniyle. Buna mukabil, seçilenler ne denli şöhretli isimler olsa da 2014 yılına dek siyaset kökenli her cumhurbaşkanı, hiç olmazsa ‘tarafsız’ görünmek için elinden geleni yaptı, tarafsızlığın bir ilke olduğunu bilerek/gözeterek davranmaya çabaladı.

2014’te devlet başkanı ilk kez halk tarafından seçildi (2007 değişikliği sayesinde), parlamenter sistemle halk tarafından (ve ‘farklı’ davranacağını ilan ederek) seçilmiş siyasetçinin tutumunun uyuşma ihtimali yoktu. Ya Anayasa cumhurbaşkanının istekleri yönünde değiştirilecek, ya da cumhurbaşkanı Anayasa’ya uygun davranacaktı; ilki yapıldı ve tarihimizde ilk kez hükümet sistemi-anayasal düzen, bir kişi ve siyasi ideolojinin talepleri doğrultusunda değiştirildi. 

Peki sonunda ne oldu? Türkiye sağı son elli yılını başkanlık-halk tarafından seçim hayaliyle geçirmiş, sol ise buna karşı çıkmıştı; şimdi o Türkiye sağı hepimizden daha fazla parlamenter sistem destekçisi haline geldi! Yadırgamıyorum aslına bakılırsa. Zira çok partili yaşam, üç-beş yıl dışında sağ parti ve ideolojinin iktidarlarına tanık oldu, yaklaşık 70 yıldır ülkeyi sağcılar yönetiyor, son yirmi yılında aynı parti iktidarda ve hal böyleyken, aslında memleket, sağcıların hayallerini yaşama geçirmeye çalıştıkları bir laboratuvar durumunda, on yıllardır. Gelinen yer ortada ve hâlâ burunlarından kıl aldırmamaları, olsa olsa yine ‘sağcılıkla’ açıklanabilir.

Önümüzdeki seçim, öncekilerden çok daha kritik, çünkü olağanüstü yetkilerle donatılmış bir devlet başkanı seçilecek ve sonrasında demokratikleşme yönünde bir rejim değişikliği olup olmayacağı, seçimin sonucuna bağlı. Yalnızca cumhurbaşkanı değil, meclis seçiminin de. Malum, anayasa değişikliği için gerekli bir çoğunluk var. Fakat, muhalefet TBMM’de yeterli çoğunluğu sağlayamazsa parlamenter sisteme geçilemeyeceği yönündeki görüşlere pek katılmıyorum. Biraz falcılık yapmak gerekirse; şu anki iktidarın, bir gün muhalefete geçerse, hemen o dakikada tutkulu bir parlamenter sistem savunucusuna dönüşeceği kanısındayım.

Seçim ve adaylıklara ilişkin yıllardır epeyce gevezelik yaptım, aynı şeyleri uzun uzadıya yazmanın âlemi yok, bu yüzden yalnızca bir iki ‘tekrar’la yetineceğim. 

Milyonlarca seçmenden biri olarak, bir sürahiye oy veririm. Bugüne dek olduğu gibi. O sürahinin kalitesi, şekli şemaili, dolu olup olmamasını pek önemsemiyorum. Benim için sürahiye oy vermek, bir seçim ilkesi, katılım ilkesi. ‘Genel oy’ adı verilen ve 1848 Fransa’sından bugüne bir-iki istisna dışında her zaman burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bu katılım aracına, sahip olduğundan daha fazla değer yükleyenlerden değilim. Klasik demokrasinin söz konusu aracı, yurttaş katılımının yalnızca bir yolu ve diğerleri kapalı olduğu sürece, diğer yollar üzerine düşünmek ve onları önermek yasak ve tehlikeli olduğu sürece, yurttaşa sunduğu, sunabileceği tek olumlu seçenek, ‘daha iyi olanı’ vermek olabilir.

Herhangi bir süreçte dahli olmayan, olmasına izin verilmeyen, önüne arada bir sandık bırakılıp kendisiyle dalga geçilen bir yurttaşım eninde sonunda ve benim için ‘iyilik’, emeğiyle yaşayanlar için, kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayanlar için, laik/seküler bir düzenden yana olanlar için hangi aday diğerinden daha uygunsa, hangisi bu yolda diğerinden daha vaatkârsa ona oy vermek. Klasik temsili demokrasilerdeki ‘genel oy’ ilkesi, sosyalistçe eşitlik umudunu canlı tutmak bakımından ancak bir araç olabilir. 

Sağda solda hak arayan ve o hakkı sökerek alan emekçilerin varlığı, yurttaşın o mücadeleye verdiği omuz, arada bir verilecek oydan çok daha hayati ve dönüştürücüdür bir ülke-toplum için. ‘Politik’ olmaksa mesele, politik olan o işte mücadeledir; yoksa sabah akşam politikacılar hakkında konuşup sandık güzellemesi yapmak değil.  

Yinelemek isterim, muhalefet bir sürahiyi aday gösterirse ben o adaya oy vereceğim ve bunun nedeni çaresizlik hissi vs. değil; genel oya, bu sistemin bir ‘seçmeni’ olmaya lüzumundan fazla anlam ve değer yüklememek, ezcümle, bu bir ilke. Elbette bir sürahi aday yapılmazsa çok iyi olur. (Bu nedenle, yıllardır her seçim sürecinde, başta Rıza Türmen ve Mehmet Bekaroğlu olmak üzere muhtelif isimler üzerinde yazıp duruyorum.) Burada, adayın hiç de önemsiz olmadığı itirazı yapılacak, doğru ve zaten iddiam bu değil, adayın kim olacağı kuşkusuz kritik, ancak okuduğunuz yazının derdi başka.

Anayasal düzen, anayasa metninden ibaret değil. Siyasal sistemi kuran yasalar ve siyasal işlev gören her kurum ve oluşum (partiler, sendikalar, yurttaş örgütlenmeleri vb.) söz konusu yapının niteliğini belirler. Ben, milyonlarca seçmenden biri olan Murat, mahallemdeki, ilçemdeki, şehrimdeki, ülkemdeki, sempati duyduğum parti ya da partilerdeki hiçbir karara katılamıyor, hiçbir şeyi belirleyemiyor, hiçbir konuda doğru dürüst bilgilendirilmiyorum. Mahkûm edildiğim ekonomik, sosyal ve hukuksal çerçevenin içinde sıkıştırılmış haldeyim. Milyonlarca insanla birlikte. 

Emeğimin karşılığında, ödediğim vergilerle, bana hiçbir şey sormadan, yaşamıma ilişkin en hayati kararları keyfince alan ve gözümün içine baka baka hayli konforlu bir yaşam süren, benimle kafa bulan, canı sıkılınca aşağılayan, bunları ödediğim vergilerle yapan insanlar tarafından yönetiliyorum. Buna izin veren bir tarih, kültür, siyaset ve hiç kukusuz ‘hukuk’ sayesinde. O hukuk, gökyüzünde değil yeryüzünde, birileri tarafından, belli sınıfsal-toplumsal-insani ilişkilerin ürünü olarak yaratıldı.

Böyle bir cendere içindeyken, o ‘hukuk’un sonuçlarından biri olan ilgili yasaların verdiği yetki ve çizdiği sınırlar içinde, parti yönetimleri, önüme muhtelif adaylar/isimler çıkarıyor, çıkaracak. Hal böyleyken, benim, çıkarılan herhangi bir adaya ‘sürahiden’ farklı bir muamele yapmam için makul gerekçelere sahip değilim. Ben, milyonlarca seçmenden biri sıfatıyla, önüne arada sırada sandık konan ve hemen her zaman ‘güdülmesi gereken’ koyun muamelesi gören bir insanım. Klasik liberal demokrasinin en yaygın katılım aracı halindeki ‘genel oy’ ilkesiyle aramdaki ilişkinin, 2022’deki şekli bu. ‘Belirleyen’ bir yurttaş olabilmem için her şeyin ters yüz edilmesi, ana akım tüm ezberlerin -hukuk ezberleri dahil- terk edilmesi gerekiyor. Bu mümkün mü? Kuşkusuz mümkün. Çileli mi? Kuşkusuz çileli.

Zaman zaman “O aday olursa oy vermem” dediğim oluyor, ardından, böyle bir sistemde bu tepkiyi neden verdiğimi, derdimin ne olduğunu düşünüyorum. Bu konuya devam ederim muhtemelen, tahmin ediyorum benzer iç çelişkileri çoğumuz yaşıyoruz. Derdimiz nedir, hakikaten? Bir ‘zemin’ mi arıyoruz, nasıl bulabiliriz o zemini, isimler çok mu önemli, önemsiz mi, hangi isimle hasıl bir zemin yaratılabilir ve bu arada, bir koyunun o zeminin inşasında katkısı olur mu, mümkün mü böyle bir şey? Ben oy veren bir kelle miyim? Ne olursa ‘kelle’ olmaktan kurtulurum? Bir sürahiye oy verecek olmak doğru bir tutum mu? Alınmayın diye size bir şey söylemiyorum, “Ben” diyorum, koyun olan benim. 

Yazı önerisi: Ertuğrul Kürkçü’nün ‘Yeni Soğuk Savaş’ başlıklı yazısı.