Bekir Ağırdır: AK Parti bir kitle hareketi olarak doğdu, bir kimlik hareketine dönüştü, en sonunda devlet partisine evrildi

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Bu hafta AK Parti’nin iktidara gelişinin 23’üncü yıl dönümüydü.

2002 seçimleri, Türkiye’nin siyasal hafızasına bir ‘tercih’ değil, bir ‘tasfiye’ olarak geçti. Seçmen, 1990’ların ekonomik çöküşünü, bitmeyen koalisyonlarını, yolsuzluklarını ve devlet elitlerinin çıkar savaşını sandıkta cezalandırdı.

Bu evre, partinin doğrudan hayatı iyileştirdiği, seçmenle ‘memnuniyet’ üzerinden bağ kurduğu, 2004’te Avrupa Birliği müzakere sürecinin başladığı yıllardı. Gündelik hayatın içindeki siyaset kimlikten değil, yaşam standardından akıyordu.

2009–2013: Seçmeni AK Partilileştirme. Bu dönemde siyaset yön değiştirdi. Artık başarı üzerine inşa edilen rıza yeterli görülmüyordu. İktidar, seçmeni yalnızca memnun değil, bağlı tutmak istiyordu. Kutuplaşma tam burada devreye girdi. ‘Biz ve onlar’ dili sertleşti.

2013–2017: Seçmeni Erdoğancılaştırma. 2013 sonrası süreç, sadece siyasal krizlerin değil, büyük bir siyasal ve zihinsel dönüşümün de damgasını taşıyor. Önce Gezi Olayları AK Parti yönetim kadroları içinde büyük bir fikri kırılma yarattı. Gezi’yi bir demokratik tepki olarak okumak ve yönetmek yerine bir uluslararası komplo ve kalkışma olarak okumak ve kontrol etmek, baskılamak politikaları esas olurken kadrolarda ilk ciddi kopmalar başladı. Sonrasında tüm süreçlerde muhalefeti ve protesto hareketlerini denetlemek, baskı ve kontrol altında tutmak asıl politika haline dönüştü.

2017 referandumu, bu hikayenin yapısal kırılmasıdır. MHP’nin sonsuz desteğiyle tek adam yönetimine kapı açan başkanlık modeline geçildi. 

23 yılın özeti aslında tek bir cümlede saklı belki de. AK Parti, bir kitle hareketi olarak doğdu, bir kimlik hareketine dönüştü, en sonunda bir devlet partisine evrildi.

Bekir Ağırdır’ın yazısı