Balyoz gerçek deliller üzerine inşa edilmiş olsaydı, sahiden darbeye karşı demokrasinin zaferi sayılırdı. Ancak, davayı yakın takip eden bizler, daha ilk günden ortada şaibeli durumlar olduğunu gördük. Her ne kadar seminerdeki konuşmalar hukuken ve siyaseten sorunlu olsa da, kalan deliller tek kelimeyle dökülüyordu! Mahkeme alemdi. Bakıp da görmemek zaten mümkün değildi. O dönem “Bırak şu generalleri savunmayı”, ”Askeri vesayetten mi yanasın?” diyen meslektaşlarım oldu. “Darbeci” bile dediler. Bilerek yalan söylememi, siyasi iktidara yaranmak için haksızlığı görmezden gelmemizi istiyorlardı.
Oysa mesele “generaller” meselesi değildi ki. Derdimi 2012’de “Balyoz neden demokrasinin zaferi değil” başlıklı yazımda anlatmıştım. Bu davalar, aynı Nuri El Maliki’nin Sünni’lere yaptığı gibi, hukuk yoluyla bir kesimin ekarte edilmesiydi. Siyasi davalardı. Sadece yanlış hukuk değil, yanlış siyasetti. KCK, Balyoz, Oda Tv, Gezi gibi davalar, çoğunluğun gücüyle öteki yüzde 50’yi sindirmek için kullanılan siyasi davalardır.
Bu noktada Anayasa Mahkemesi haksızlıklara dur demese, Türkiye bir kaynama noktasına, istikrarsızlık sarmalına girecekti. Gezi zaten bunun patlamasıydı. Özetle… Neymiş? Demokrasi “gücü gücüne yeteni dövme sanatı” değilmiş. Katılım, paylaşım, ortaklık demekmiş. Toplumlar kutuplaşmış olabilir; önemli olan, sisteme inancın yok olmaması. IŞİD örneğine bakın, Beşar Esad’a bakın, bunu hep hatırlayın. Orta Doğu’da, kimin nerede hata yaptığı aşikâr. Bütün mesele burada aynı hataları tekrarlamamak…