
MURAT SEVİNÇ
Adalet mülkün/devletin temelinde yer aldığı varsayılan bir ilke. ‘Adalet mülkün temelidir‘ sözü, adaleti çekip alırsanız devletin temelinin sarsılacağını varsayan bir iddia içeriyor.
Adalete temel değer atfeden bu tanımın ‘adalet’ ve ‘devlet’ kavramlarını büyük ölçüde ideolojilerden, tarihten, toplumsal-sınıfsal mücadelelerden, kültürden, ülkelerin gelişmişlik düzeyinden vs. ayrı gören bir tarafı var. Oysa ne tek bir devlet tanımı, ne de bir adalet ideali oldu bugüne dek. Bir liberalin, bir sosyalistin, bir faşistin devlet ve haliyle adalet algıları birbirinden farklı.
Ancak, günümüzde mahkeme duvarında yazan bu ilkenin ülke sınırları dahilinde yaşayan herkes için aynı ‘değer’i ifade etmesini sağlayacak bazı ortak niteliklere de sahip olması gerek. Ortak nitelikler tarihten süzülür. İçinde din, kültür, evrensel kurallar, hâkim inanışlar bulunur. Herhangi bir kültüre, herhangi bir inanışa, herhangi bir cinsiyete, herhangi bir ideolojiye sahip insanlar ancak belli ilkeler üzerinde ortaklık kurduğu ölçüde bir arada yaşayabilir.
Bu nedenle her ülkede, herkesin uymak zorunda olduğu yasalar var. Uyma zorunluluğu, boyun eğilen yasaların adil olduğundan değil, sadece yasa olduğundandır ve yeryüzünde yasa devleti olmayan bir devlet yok.
Yasaları olan bir devleti hukuk devletine dönüştürmek için, o yasaların, birkaç yüzyıllık mücadelenin sonucunda benimsenmiş ve sürekli gelişen bazı ilkelerle zenginleştirilmiş olması gerekir. Günümüzde medeni bir toplumsal yaşamın şartı kabul edilen ‘demokratik devlet’, ‘hukuk devleti’ gibi ilkeler, klasik burjuva-liberal demokrasisinin kurumları. Bir yerde donup kalmayan, özellikle insan hakları hukukunun icat edilmesiyle birlikte içeriği sürekli değişip gelişen ilkeler bunlar.
Klasik demokrasinin ‘insana’ en temel vaadi, yasa karşısında eşitlikti. Sosyalizan bir eşitlik tasası yoktu. Örneğin, yürürlükteki anayasa ‘herkes’in çalışma hakkını, mülkiyet hakkını vs. güvence altına alır; yani sizin ve Sabancı ailesinden birilerinin hem çalışma hem de mülkiyet hakları ‘eşit biçimde’ güvence altınadır! Hal böyleyken, ‘Adalet mülkün temelidir’ sözündeki adaleti, öncelikle yasa karşısında eşitlik ilkesiyle birlikte kabul etmekte yarar var. O yasanın demokratik bir zihniyetle ve evrensel ilkelere uygun hazırlanıp hazırlanmadığı, demokratik biçimde uygulanıp uygulanmadığı ise demokrasi-hukuk devleti mücadelesinin vardığı aşamayla ilgili. Yasanın eşit uygulanması ve yasanın hukuk devleti ilkesine uygun içeriği -başkaca unsurların da katkısıyla- adalet ilkesini birlikte kurar.
Pek çok yazıda bir cümleyi yinelemekte yarar gördüm: Adalet ilkesi bir gün bana da gerekebilir varsayımıyla değil, başlı başına temel bir ilke-değer olduğu için savunulmalıdır. Bu cümle genellikle benzer tepkiyle karşılanır ve denir ki, “Yurttaş, hangi saikle olursa olsun yeter ki, adaleti savunsun.” Bu yanlış bir yaklaşım değil kuşkusuz, hakikaten önemli olan kedinin fareyi yakalamasıdır, kedinin cinsi değil! Buna mukabil, her seferinde söylemek istediğim aslında başka bir şey.
Bir sorunu nasıl tanımladığınız, nasıl ele aldığınız, o sorunun çözüm yolunu yordamını da belirler. Adalet, bir yanıyla bireysel bir ihtiyaç, diğer yandan yurttaşı olduğumuz devletin çözülmesini engelleyecek bir olgudur. Bizim belki de hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağımız adaletin yokluğu, yurttaşı olduğumuz devletin niteliğini belirler. Haliyle, yalnızca ahlaki bir zorunluluktan değil, vergimizle ayakta duran bir örgütlenme biçiminin demokratik olup olmama ihtimalidir söz konusu olan.
‘Adalet bir gün size de gerekebilir’ uyarısının, büyük ölçüde, adaleti ‘mahkeme’ salonundaki görünümünden ibaret saymaktan kaynaklandığını tahmin ediyorum. Oysa adalet ilkesi bir yasa hükmünün yargıç tarafından uygulanması pratiğinden daha kapsamlı bir içeriğe sahip. Bir gün dahi mahkemeye yolu düşmemiş ve düşmeyecek bir yurttaş, eşitlik ilkesinden mahrum bir adalet kavrayışının zararını bir ömür hisseder. Mahkeme salonlarında adaleti sağlamanın biricik yolu ise karşısında ‘eşit’ olduğumuz iddia edilen yasaların, eşitlikçi bir dünya görüşüyle hazırlanması ve uygulanmasıdır.
Eşitliğin daha yüzeysel tanımının ‘yasa karşısında eşitlik’ olduğuna ise kuşku yok. Söz konusu eşitlik ilkesi herkes için ayrımsız savunulmalı. Yine, ‘Bir gün benim de ihtiyacım olabilir’ dürtüsüyle değil, aksine, demokratikleşmesi gereken bir hukuk sistemini ve asgari toplumsal uzlaşmayı ayakta tutabilmek için.
Günümüzdeki birkaç gelişmeye bu açıdan bakalım…
Bazı Güneydoğu illerine kayyım atandığında Batı’da güçlü bir tepki gösterilmedi. Sevinenler, destekleyenler oldu. O uygulama sonunda İstanbul kapılarına dayandı. Oysa birkaç yıl önce, “Burası Mardin değil, öyle kolay yapılamaz” deniyordu. Yine, Demirtaş cezaevinde olduğu için memnun olan bir siyasetçi cezaevine girdi. Kavala ceza aldığında sevinen birilerinin sınırları dahilinde yaşadığı belediyelere, tanımadıkları bürokratlar kayyım atandı. Vesaire…
Bu örnekleri vermemin nedeni bir kez daha ‘sarı öküz’ konusunu açmak değil, lüzumsuz bir çaba olurdu bu. Herkesin gördüğü, bildiği bir şeylerden söz ediyorum. Bunlar başımıza, hiç olmazsa ‘yasa karşısında eşitlik’ ilkesini savunacak kadar olsun bir temel prensibe sahip olmamaktan geliyor.
Oysa, pazardan aldığı sebzenin kalitesinden emin olamayan bir yurttaş, bu durumla, örneğin Can Atalay’ın AYM kararına rağmen hâlâ cezaevinde oluşu arasında sıkı bir bağ olduğunu kavramalı. Örneğin OHAL KHK’larıyla kurulan rejimle, musluktan akan suyun temizliği arasında ilişki var. Örneğin Kavala yaklaşık sekiz yıldır cezaevinde tutulabildiği için, tutuklu üniversite öğrencilerinin davası sonbahara ertelenebiliyor…
Bu kavramlarla çocuk yaşta, ailede ve okulda tanışmak, tanıştırılmak gerekir. Kuşkusuz uzun ve zorlu bir yol. İnsanın her şeyden önce iyi bir yurttaş olmasının başka yolu var mı? Medeni bir ülkede insanca yaşamanın yolu, asgari adaleti ve eşitliği ilkesel düzeyde sahiplenmekten ve onları gündelik-siyasal yaşamın temeline yerleştirmekten geçiyor, düzenli aralıklarla gündem olan ‘yeni anayasa’ tartışmalarından değil.
Böylesi yazılar/sözler genellikle ‘faydasız’ kabul edilir; gelin görün ki bir asırdır anayasa tartışılıyor bu toprakta ve bir asır daha aynı şeyleri konuşmak, hükümlerin teknik ayrıntıları içinde boğulmak mümkün. Çare, bıkıp usanmadan anayasa üzerine konuşmakta değil, yurttaşa adaletin ve eşitliğin ‘insanca yaşam için’ yaşamsal değerini anlatabilmekte.
Halihazırdaki anayasaya dikkatlice bakılırsa, yasa karşısında eşitlik, adalet, yargı bağımsızlığı, AYM kararlarının bağlayıcılığı, yargı organlarının etki altında bırakılamayacağı gibi temel bazı ilke ve kurallara ‘açıkça’ yer verildiği görülecektir.
Yazı önerisi: Meslektaşım Yunus Emre Erdölen, Trump’ın Harvard’a (üniversitelere) açtığı savaşta gelinen yer ve Trump’ı şimdilik durduran son mahkeme kararı hakkında yazdı.