MURAT SEVİNÇ
İnsan toplumsal bir varlık. Toplum koşullarından, kendimize aktarılandan başka bir şey değiliz. Ne görüyor, ne yaşıyorsak o kadarız. Görüp yaşadıklarımız ise, sınıf mücadelesinin o an vardığı noktada yaşama geçmiş siyasal tercihlerin sonucu. Karmaşık siyasal ve toplumsal ilişkiler ağı içinde, yalnızca bir ürünüz.
Hiçbirimiz anamızın karnından akademisyen, piyanist, işçi ya da sermayedar doğmuyoruz. Akademisyen, piyanist, işçi ya da sermayedar, ‘oluyoruz’.
Stadyumda cenaze yuhalamayı marifet sayan, Fransa’da katledilenlere sevinen, ölmüş genç bir bedenin haftalarca toprağa verilmeyişine, cenazelere reva görülen eziyete dahi sessiz/kayıtsız kalan insanlar da, analarının karnından böyle çıkmadı. Bu hale geldiler.
Klasik müzik ve felsefeyle yoğrulmuş Almanların 1930’lardaki hali gibi. Mussolini’nin peşine takılan sıcakkanlı Akdenizliler gibi. Cumhuriyetçilere/solculara karşı Franco’nun yanında saf tutan İspanyollar gibi. Onuruyla, çarpışarak ölümü seçen Allende’ye karşı Pinochet’i alkışlayanlar gibi… Hepsi belli tarihsel koşullar içinde var oldular, tercih ettiler, mecbur kaldılar, ürktüler, görmezden geldiler, kayıtsız kaldılar, desteklediler. O hale geldiler. Hiçbiri faşist ya da faşist sever olarak doğmadı.
Bizler, tarihi boyunca hemen hiçbir zulmüyle hesaplaşmayı başaramamış, hiçbir kötülüğünden arınmamış bir devletin yurttaşlarıyız. O devlet de, benzer hastalıkla malul bir imparatorluk ardından inşa edildi. Yurttaşı olduğumuz devlet, özür dilemedi. Pişmanlık sergilemedi. Uygulamalarını sorgulamadığı gibi sorgulamaya cesaret edenleri bin pişman etti. Komplekslerinden sıyrılamadı. Hesaplaşmayı bilmeyen devletin yurttaşı da sağlıklı ve akılcı ‘eleştiri’ yapamadı, öğrenemedi. ‘Özeleştiriden’ nasibini alamadı.
Tornasından geçtiğimiz milli eğitim, düşünemeyelim diye dizayn edilmişti. Her birimize devletimizin ne denli büyük ve güçlü olduğu öğretildi. Türklük ve Sünnilikten gurur duymamız gerektiği belletildi. Devlet her birimizin yaşamının, konforunun, Türklüğünün, Sünniliğinin güvencesi oldu. Devlet, intizam demekti. Sınıfların olmadığı ‘kaynaşmış bir kitleyi’ temsil ettiği iddiasındaydı. Yurttaşının iyiliği dışında hiçbir şey düşünmüyor, ergenliği bir türlü atlatamayan/atlatmasına izin verilmeyen insanını ‘sapık’ ideolojilere karşı korumayı görev ediniyordu. İnsanını korumak için gerektiğinde ona zarar vermek ve hatta onu yok etmek, görev tanımı içindeydi.
Bazı niteliklerini hatırlatmaya çalıştığım bu ‘devlet’ algısı; Kenan Evren’in 12 Eylül 1980 Cuma günü, Genelkurmay Başkanı ve MGK (Milli Güvenlik Konseyi) Başkanı sıfatıyla yaptığı konuşmada tanımladığı ‘devlet’le temsil ediliyordu. Evren’in o günkü darbe konuşması, olacakların habercisiydi. Gerek anayasa gerekse yasalar o konuşmanın lafzı ve ruhu doğrultusunda hazırlandı.
Açıklama metni, sağın ve büyük sermayenin çıkarlarını yansıtıyordu. Bireye karşı devlet, işçiye karşı sermayedar, ‘sapık ideolojilere’ karşı (Evren’in deyişiyle) milli manevi değerler yüceltilecekti. NATO’ya saygı ve muhabbet ihmal edilmeyecekti! Darbeden bir iki gün sonraki meşhur ‘16’ sayılı kararla, ‘24 Ocak kararları’ da güvenceye alındı. ‘Netekim’ o konuşmada dile getirilen her şey, sonrasında yaşadığımız cendere oluverdi.
12 Eylül Türkiye’de sol adına ne varsa yok etti. İslamcıların mağduriyet zırvalarına kulak asmayın. Ciddiye alınacak bir yanı yok. Bunların tırnağı kırılsa bir hafta bağırırlar. Aksine bugün sahip oldukları gücü büyük ölçüde Kenan Paşalarına ve 28 Şubat’taki muadillerine borçlular. Ayrıca darbecileri yargılıyoruz numaralarına başladıkları güne dek, aralarından su sızmadığını da hatırlayın.
12 Eylül asıl olarak ‘sola’ karşı yapıldı ve amacına ulaştı. Binlerce sürgün, işkenceler, idamlar, yasaklar, işten atmalar, cezaevleri… Bugün, çekirdek çitleme gevşekliğiyle ‘abi solda iş yok ya’ derinliğinde değerlendirme yapan aklı evvellere de aldırmayın. Türkiye solu 12 Eylül’de dümdüz edildi. Ardından Özalcılık. Bugün de o Özalcılığın sonuçlarını yaşıyoruz. ‘Anayasa bir kez delinirse bir şey olmaz’ ve ‘ben zengini severim’ ideolojisinin, toplumsal ve siyasal sonuçlarını: ‘Anayasa’ askıda ve herkes ‘zenginlik’ derdinde.
İşte ‘o’ 12 Eylül, ‘o’ solu yok ediyorken, toplum vasatı hayatından memnundu. Öncesinde, ‘haklı olarak’ çoluk çocuğunun yaşamından endişe edenler 12 Eylül sabahı rahat bir nefes aldı. Yurttaş, 100 küsur turun ardından cumhurbaşkanı seçmeyi dahi başaramamış siyasal parti ve liderlerinden de umudunu kesmişti. Evet, büyük bir baskı vardı. Evet, anayasa ve yasalar yasaklı koşullarda hazırlandı. Evet, MGK’nin herhangi bir eylem ve sözüne karşı çıkmak mümkün değildi. Evet, ara rejimin ne kadar süreceği belirsizdi. Evet, tüm partiler kapatılmıştı.
Buna mukabil söz konusu ‘evet’lerin hiçbiri, 1982 Anayasası ve Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığına çıkan yüzde 91.4’lük ‘onayı’ tek başına açıklayamaz. Tarihi boyunca hiçbir kötülüğüyle yüzleşmemiş bir devletin ‘sadık’ yurttaşı, sandığa gitti ve Kenan Evren’in uygulamalarına ‘evet’ dedi. ‘Hayır’ oyu verenler yalnızca yüzde 8.6 idi. 12 Eylül dönemine günümüzden bakıp ‘çocuğunun aptallıklarından mahcup olup işi pişkinliğe veren ebeveyn’ misali ‘halk kayırmacılığı’ yapmanın âlemi yok. Böyle devlete, böyle siyasal/toplumsal/kültürel koşullara, böyle ortalama yurttaş. Ne eksik ne fazla.
12 Eylül günlerinde ‘kimi’ devlet memurları, öğretim üyeleri 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanarak işten atılırken, ‘kimi’ meslektaşları da lacivert takımlarını giyip ‘görev’ bekledi. Bakan oldular, Danışma Meclisi üyesi oldular, vekil oldular, dekan oldular, rektör oldular. Bazısı, yüzleri hiç kızarmadan YÖK üyesi de oldu. Akademi solcuların/sosyalistlerin bir kısmından ‘temizlenirken’ mutluluk duyan, hatta ‘kutlama’ yapan meslektaşları da vardı.
Geçen Pazar günü Armağan Çağlayan ile söyleşisi yayınlanan tanınmış yerbilimci profesör, söyleşiden anlaşıldığı kadarıyla darbenin birinci yılında dönmüş Türkiye’ye. Prestijli kurumlarda son derece iyi eğitim almış bir bilim insanı. ‘İliklerine kadar sağcı’ bir seçkinci.
Söyleşide verdiği yanıtlar, ‘iliklerine kadar sağcı ve iyi eğitimli bir yerbilimcinin’ vereceği türden. Tüm iyi eğitimli pervasızlar gibi o da hiç kuşkusuz her konuda fikir sahibi. Profesörün üstün bilimsel nitelikleri, seçkinciliği, merakları, İlber Ortaylı-Murat Bardakçı ve Fatih Altaylı’ya duyduğu sevgi saygı vs. yalnızca kendisini ve yakın çevresini ilgilendirir kuşkusuz. Eğitimli kesimin ‘yönetici’ ve ‘seçmen’ olması gerektiği konusundaki sözleri ise, bildiğim kadarıyla Eski Yunan’dan bugüne bilinir. Özgün herhangi bir yanı yok anlayacağınız; iki bin küsur yıl öncesinden söz ediyorum!
Okuduğunuz satırların gerekçesi ve asıl sorun olduğunu düşündüğüm ise, profesörün 12 Eylül övgüsünün bu toplumda her daim bulduğu karşılık ve tepki gösterenlerin bir ‘kısmının’ riyakârlığı. Sürpriz değil tabii; dedim ya her şey gibi ‘riyakârlık’ da öğreniliyor. 12 Eylülcüler, halk ortalaması tarafından sevildi. Takdir edildi. Bugün belli bir yaş üstüne sorulsa, herhalde kahir ekseriyet ’12 Eylül darbesi gerekliydi ve memlekete huzur getirdi’ diyecektir.
Bu yüzdendir ki Turgut Özal, yasaklı siyasetçilerin ‘yasaklarının’ kaldırılması için 1987’de yapılan anayasa değişikliği halkoylaması öncesinde ‘hayır’ propagandası yaparken, Türkiye toplumunu ‘12 Eylül öncesine dönmek’le korkutmayı denemişti. Bugün ‘badem gözlü’ ilan edilen Özal’dan söz ediyorum! Bu propaganda sayesinde yasaklı siyasetçiler yüzde 50’nin çok az üzerinde ‘evet’ oyuyla dönebildiler. Az daha ‘hayır’ çıkacaktı.
Dolayısıyla o sözleriyle profesör, azımsanmayacak bir toplum kesimini ve yöneticiyi temsil ediyor. Kızgınlık yaratan profesöre sövülürken, memleket hala 12 Eylül’ün hukuk sistemiyle yönetiliyor. Profesöre sövülürken, 12 Eylül’ün seçim barajı yürürlükte. Profesöre sövülürken, bir muhalefet partisi 12 Eylül seçim barajının ‘altında’ bırakılmaya çalışılıyor. Ve profesörün ‘seçkinciliğine’ sövülürken, ‘her şeyi ben yönetmek istiyorum’ diyen bir ekip oyların yarısını alıyor! Profesör, darbeciymiş. Ay ne ayıpmış. Hadi oradan…
Son olarak şu ‘dışkı yedirme’ meselesi. Bu konuya girmeyeceğim. İşkenceye bilimsel zırvalarla mazeret üretmeye kalkan birini eleştirmek dahi mide gerektiriyor. Hak ettiği yanıtları aldı. Yalnızca şunu hatırlatalım: Örneğin Nasyonal Sosyalist ‘bilim’ insanları, son derece ‘bilimsel’ yöntemlerle, insan bedeninden yararlanmanın en verimli yollarını araştırıp buldular yıllar içinde! Bu tarz bilimsel yaklaşım da özgün değil demek ki…
Şu anda bildiğimiz kadarıyla dışkı yedirilmiyor insanlara. Evlerine hapsediliyor. Cenazelerini toprağa vermeleri engelleniyor. Dışkı yedirilmeyen kadınlar, evlatlarının ölü bedenlerini koydukları buzdolapların başında bekliyor.
Profesör, bir yanıyla toplumundan çok ileride, diğer yanıyla toplumuna ayna tutan, açık sözlü ve Deniz Gezmiş’ten nefret edecek ölçüde sağcı bir münasebetsiz. Hepsi bu. İlk niteliğine sahip çok az yurttaş var. İkinci niteliğine sahip olanlar ise, mebzul miktar. Bugün ‘o insanlara dışkı yedirilsin mi?’ sorusu yöneltilse, elinde kapla kuyruğa girecek kaç kişi vardır? Parçalanmış genç bedenleri yuhalayacak kadar faşist ve arsız yurttaşın yekûnu nedir? IŞİD’in Türkiye’deki sempatizanı yüzde kaçtı?
‘Yüzleşme’ nedir bilmeyen bir devletin yurttaşından, fazlasını beklememeli…