Martin McDonagh’nın ‘The Banshees of Inisherin’ filmi insanın kolay kolay anlam veremediği bir ayrılıkla başlıyor. İrlanda’nın küçük bir adasında yaşayan Pádraic, her zamanki gibi arkadaşı Colm’u bir şeyler içmek için çağırmaya gidiyor. Ama Colm gelmek istemiyor. Pádraic nedenini anlamaya çalışıyor. Aralarında bildiği bir kavga, kırgınlık yok, ihanet yok. Sonunda Colm açıkça söylüyor. Artık onunla arkadaş olmak istemiyor. Dün arkadaşlar. Bugün değiller. İnsan bir gecede bir arkadaşlığı nasıl bitirir?!
Böyle bir durumda insan önce kendinde bir suç arıyor. Ne yaptım da onu kırdım? Belki ortada düzeltebileceği bir şey vardır. Pádraic de böyle bir neden arıyor. Ama aldığı cevap bir kavgadan daha incitici. Colm ona kızgın değil. Sadece bundan sonra vaktini onunla geçirmek istemiyor.
Durumu kabullenmeyi zorlaştıran şey de bu. Colm gerekçesini söylüyor ama ortada özür dilenecek bir kavga, telafi edilecek bir hata yok. O zaman şu soru çıkıyor karşımıza: Bir insanın artık sizinle eskisi kadar yakın olmak istememesi için illa kötü bir şey mi yaşanması gerekir?
Yetişkinlikte arkadaşlıkların zor taraflarından biri burada başlıyor. İnsanlar değişiyor; merakları, ihtiyaçları, hayattan beklentileri de değişebiliyor. Peki bir arkadaşlığın eskisi gibi olmaması, onu sürdürmek için çabalamaktan vazgeçmeye yeter mi? Kiminle yakın kalacağımızı seçmekle insanları hayatımızdan kolayca çıkarmak arasındaki çizgi nerede?

Yakınlık
Çocukken arkadaş olmak için çok fazla sebebe ihtiyacımız yoktu. Aynı sırada oturmak, aynı apartmanda yaşamak, teneffüste aynı oyuna koşmak yetebiliyordu. Birbirimizi bugünkü ölçülerimizle seçmiyorduk.
Yetişkinlikte ise birine yaklaşırken geçmişte kurduğumuz ilişkiler de bizimle geliyor. Sadece ihtiyacı olduğunda aranan kişi olmuşsak bunu daha çabuk fark ediyoruz. Sevincimizin küçümsendiği, her konuşmanın rekabete döndüğü arkadaşlıklar yaşadıysak benzer bir şeyi yeniden gördüğümüzde eskisi kadar uzun süre beklemiyoruz. Tecrübe, kime yakınlaşacağımız konusunda bizi daha seçici yapıyor.
Ama mesele sadece geçmişte ne yaşadığımız değil. Yıllar içinde neye güldüğümüz, neyi merak ettiğimiz, saatlerce ne hakkında konuşabildiğimiz de değişiyor. Bir zamanlar gecenin üçüne kadar konuştuğumuz biriyle yıllar sonra buluşup ilk yarım saati eski günleri anlatarak geçirdikten sonra sessizliğe düşebiliyoruz. Kimse kimseye büyük bir yanlış yapmamıştır, sevgi de bitmemiştir. Geçmişte bizi birbirimize bağlayan şey, bugün aynı yakınlığı kurmaya yetmeyebilir.
Hayatlarımız birbirinden farklılaştıkça birbirimizi anlamak da daha fazla çaba istiyor. Yeni boşanmış bir arkadaşın akşam eve döndüğünde karşılaştığı sessizlikle, iki küçük çocukla günü bitirmeye çalışan arkadaşın özlediği sessizlik aynı değil. Biri yalnız kalmaktan korkarken diğeri on dakika yalnız kalabilmek için kapıyı kapatmak istiyor. İkisi de yoruluyor ama aynı yerden yorulmuyor. Belki yakınlık biraz da burada sınanıyor: Birbirimizin bugün ne yaşadığını, kendi yaşadıklarımız üzerinden değerlendirmeden merak edebiliyor muyuz?
Eski arkadaşlar
Eski arkadaşların hafızası kuvvetlidir. Hangi sevgilinin ardından ne kadar dağıldığımızı, ailemizle hangi meseleleri yaşadığımızı bilirler. Bunun insana verdiği özel bir rahatlık var; eski dostluklar, kendimizi baştan anlatmak zorunda olmadığımız birkaç yerden biri. Ama birini uzun zamandır tanımak, bazen onu hâlâ ne kadar iyi tanıdığımızı sorgulamamıza engel olabiliyor.
Yıllarca grubun neşelisi olmuş biri artık herkesi eğlendirmek istemeyebilir. Hep dinleyen arkadaş bir gün kendisinin de dinlenmesini bekleyebilir. Arkadaşlıklarda fark etmeden roller oluşuyor. Biri toparlıyor, biri dağılıyor; biri anlatıyor, diğeri dinliyor. Bu düzen uzun sürdüğünde arkadaşımızın karakteri sandığımız bazı özelliklerin aslında bizimle kurduğu ilişkide üstlendiği rol olduğunu gözden kaçırabiliyoruz. O rol değiştiğinde tanıdık bir cümle geliyor: “Sen eskiden böyle değildin.”
Bazen “Sen değiştin” derken özlediğimiz şey arkadaşımızın eski hali değil, onun hayatındaki eski yerimiz olabilir. Hep bize danışan biri artık kendi kararlarını veriyorsa, zor zamanlarında ilk bizi arayan arkadaşın hayatında başka yakınlıklar oluşmuşsa bu bizde de bir şeylere dokunabilir.
Tabii değişen tarafın kendimiz olması bizi otomatik olarak haklı yapmıyor. “Ben geliştim, onlar aynı kaldı”, insanın kendisini rahatlatmak için anlatabileceği hikâyelerden biri. Eski bir arkadaşın, “Sen değiştin” demesi bazen bizi eski halimize çekme çabasıdır; bazen de yeni çevremizin söylemeyeceği bir şeyi söyleme cesareti. Geçmişimizi bilen insanlara ihtiyaç duyuyoruz ama onların bizi geçmişimize hapsetmesini istemiyoruz. Birbirimizi bugünkü halimizle yeniden tanıyamıyorsak geriye bizi bir zamanlar birbirimize bağlayan şeyler kalıyor.
İyi gelmeyenler
Birini uzun zamandır tanıyor olmak, arkadaşlığı sürdürmek için tek başına yeterli değil.
“Bana iyi gelmiyor”, son yıllarda ilişkileri tarif ederken sık kullandığımız cümlelerden biri. Ardından “Sınırlarımı koruyorum”, “Bu ilişki beni beslemiyor” gibi ifadeler geliyor. Bu dil boşuna ortaya çıkmadı. İnsan sırf çocukluktan beri tanıyor diye kendisini aşağılayan, kullanan ya da mahremiyetini hiçe sayan biriyle arkadaşlığını sürdürmek zorunda değil.
Ama bir arkadaşlık bize her zaman iyi gelmek zorunda mı? Uzun bir arkadaşlıkta iki taraf duygusal olarak her zaman aynı yerde olmuyor. Boşanan arkadaşımız aylarca aynı konuya dönebilir, yas tutan biri bir süre bizim hayatımızla eskisi kadar ilgilenemeyebilir. Dostluğun hesabı her akşam kapatılan bir kasa değil.
Bir arkadaşımızın bizi hayal kırıklığına uğratmasıyla bize sürekli zarar vermesi aynı şey değil. Her anlaşmazlığı ‘sınır ihlali‘, her zor karakter özelliğini ‘toksiklik’, her mutsuz dönemi ‘negatif enerji’ diye adlandırdığımızda arkadaşlığın olağan pürüzlerine tahammül etmek de zorlaşıyor. Bizi seven biri her kararımızı desteklemeyebilir.
Vefa da burada biraz anlam değiştiriyor. Kötü muameleye yılların hatırı için katlanmak vefa değil. Ama karşımızdaki insanı o gün bize ne kadar iyi hissettirdiğine göre değerlendirmemek de dostluğun bir parçası. Bazen hastane koridorunda beklemek, bazen arkadaşımızın yüzüncü kez anlattığı derdi yüz birinci kez dinlemek gerekiyor. Kendimizi korumayı öğrenmek önemli. Bunu yaparken arkadaşlığın zahmetine ne kadar yer bırakacağımızı da ayırt etmek gerekiyor.
Emek
Arkadaşlığın zahmeti yetişkinlikte biraz da onu hayatın içinde tutabilmekten geliyor.
Çocuklukta ve gençlikte arkadaşlarımızla yan yana gelmek için ayrıca plan yapmamıza gerek yoktu; okul, mahalle, üniversite bizi zaten bir araya getiriyordu. Arkadaşlarımızın sadece önemli olaylarını değil, gündelik hallerini de biliyorduk. Yetişkinlikte ise çoğu zaman birbirimize hayatımızın özetini veriyoruz. Birinin başına gelenleri bilmekle hayatının içinde olmak aynı şey değil.
Jeffrey Hall’un Kansas Üniversitesi’nde 2018’de yayımlanan arkadaşlık araştırması da yakınlığın zaman istediğini gösteriyor. Bulgularına göre gündelik bir arkadaşlığa dönüşmek yaklaşık 40–60 saat, arkadaş olmak 80–100 saat, yakın arkadaşlık ise 200 saati aşan bir beraberlik gerektiriyor.
Yetişkinlikte o zamanı bulmak kolay değil. “Bir ara görüşelim” diyoruz; iki taraf da gerçekten istiyor ama o “bir ara” aylar sürebiliyor. “Biz altı ay görüşmesek kaldığımız yerden devam ederiz” demenin güzel bir tarafı var. Bu güven bazen ihmalin bahanesine dönüşüyor.
Üstelik emek vermek sürekli görüşmek ya da her gün mesajlaşmak demek değil. Bir arkadaşın önemli bir görüşmesinin sonucunu merak etmek, annesinin ameliyatından sonra aramak… “Geçen gün anlattığın şey ne oldu?” sorusu bazen uzun bir sevgi konuşmasından daha fazla şey söylüyor.
Emek hep aynı taraftan geldiğinde ise yakınlık yavaş yavaş göreve dönüşüyor. Arayan, plan yapan, küslüğü onaran hep aynı kişiyse bir süre sonra ilişkinin bütün yükünü o taşımaya başlıyor.
Çocukken aynı bahçeye hayat bizi çıkarıyordu; yetişkinlikte birbirimizin kapısını biraz da kendimiz çalmak zorundayız.
Onarım
Uzun arkadaşlıklarda yakınlık kadar anlaşmazlıkları nasıl yaşadığımız da önemli. Kırıldığımızı söylemek gerekli ama nasıl söylediğimiz de belirleyici. Her rahatsızlığını suçlamaya çeviren, sürekli karşısındakini hatalı çıkaran biriyle konuşmak bir süre sonra yorucu oluyor. Tersi de mümkün; bir arkadaşımıza kırıldığımızı söylediğimizde o da hemen savunmaya geçip karşı saldırıya başlayabiliyor. Konuşulabilecek bir mesele bir anda arkadaşlığın hesabının görüldüğü yere dönüşüyor.
Her kırgınlıkta kimin haklı olduğunu bulmaya çalışırsak bazen haklı çıkıyoruz ama arkadaşlığı kaybediyoruz. Bazı arkadaşlıklar tek bir büyük olay yüzünden değil, konuşmayı ve onarmayı bir türlü beceremediğimiz için yavaş yavaş dağılıyor.
Arkadaşlıkların romantik ilişkilerdeki gibi yerleşmiş bir ayrılık dili de pek yok. Çoğu zaman “Artık arkadaş olmak istemiyorum” demek yerine aramaları seyreltiyor, görüşmeleri erteliyor, yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Biri sessizce çekilirken diğeri neyin bittiğini bazen çok sonra anlıyor. Colm’un tavrında bu yüzden rahatsız edici bir dürüstlük var. Acımasızca da olsa Pádraic’e arkadaşlığı bitirmek istediğini açıkça söylüyor. Ama bunu açıkça söylemesi Pádraic’in çaresizliğini gidermiyor. Ortada özür dileyebileceği, düzeltebileceği bir hata arıyor ama bulamıyor. Nedenini bilmekle o nedeni kabullenebilmek aynı şey değil.
Seçicilik
Bütün bunlara rağmen her arkadaşlığı sürdürmek zorunda değiliz. Yıllar geçtikçe çevremizin küçülmesi de tek başına bir şeylerin kötüye gittiği anlamına gelmiyor. Laura Carstensen’ın sosyo-duygusal seçicilik kuramına göre zamanın sınırsız olmadığını daha fazla hissettikçe bizim için anlamlı ilişkilere daha çok yer açıyoruz. Uzun zamandır hayatımızda diye her tanışıklığı sürdürmek istemeyebiliyoruz.
Colm’un kararı ilk bakışta buna benziyor. Kalan zamanını Pádraic’le değil, müziğiyle geçirmek istiyor. Ama önemli bir fark var: Colm sıradan bir tanışıklığı değil, en yakın arkadaşını hayatından çıkarıyor. Film, seçiciliğin ne zaman hem karşımızdakini hem kendimizi yaralayan bir katılığa dönüştüğünü de gösteriyor. Colm kararından dönmemek uğruna kendi parmaklarını kesiyor.
İşin zor tarafı, seçiciliğin insana son derece ikna edici hikâyeler anlatabilmesi. “İnsanları hemen çözüyorum”, “Hiç kimseye tahammülüm kalmadı”, “Benim zaten iki gerçek dostum var” derken bunun ne kadarının kendimizi tanımaktan, ne kadarının kimseyi fazla yaklaştırmak istememekten kaynaklandığını ayırt etmek her zaman kolay değil. Bir de kusursuz uyum beklentisi var. Bizim kadar duyarlı, gerektiğinde yanımızda olan ama bizi bunaltmayan, dürüst ama hiç incitmeyen biri…
Liste uzadıkça gerçek bir insanın o listeye sığması zorlaşıyor. Hayatımızdan çıkan herkese aynı hikâyeyi anlatıp anlatmadığımıza bakmak da işe yarayabilir. Hepsi bencil, vefasız, çıkarcıysa ilişkilerimizde neyin tekrar ettiğine de bakmak gerekiyor.
Kiminle yakın kalacağımızı seçme hakkımız var; bazı arkadaşlıkların ömrü gerçekten doluyor. Ama dostluk sadece doğru insanları seçme işi olsaydı çok daha kolay olurdu. Seçtiğimiz insanların kusurlarına, zor zamanlarına, değişmelerine ve bizi zaman zaman hayal kırıklığına uğratmalarına ne kadar yer açabildiğimizle de ilgili.
Her uzaklaşma kayıp değil, her kalış da vefa değil. Ama kendimizi korumayı ilişkilerimizin temel prensibine dönüştürürsek sonunda gerçekten çok iyi seçilmiş bir çevremiz olabilir.
Sadece içinde kimse kalmayabilir.