… tiyatro çıkmazı!
…

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

Bazen en güzel şakayı hayat yapar.

Geçtiğimiz haftalarda ‘Karaca Tiyatrosu’nun yeniden İstanbul’a kazandırılmasıyla ilgili düşüncelerimi kaleme almıştım.

Her zaman ki gibi yolum Beyoğlu’na kazara (!) düşünce yine dayanamayıp o güzel sokağın başına gittim.

‘Muammer Karaca Tiyatro Çıkmazı’! Aaaa bu haftanın yazısı, kırmızı beyaz bir tabela üzerinden bana bakıyor.

Bir tiyatro insanı için bundan daha tuhaf, daha ironik bir sokak adı zor bulunur.

Tiyatro ve çıkmaz…

Aynı tabelada hem umut hem korku…

Tabii ki o çıkmaz güzel bir habere dönüştü artık. Bir bina kurtarıldı.

Aslında yalnızca bina değil, İstanbul’un hafızasından bir parça geri alındı.

Fotoğraf: AA

Geçmiş insanların, oyunların, seslerin ve seyircilerin izi de yeniden görünür oldu. Fakat yalnızca bazı kişilerin belleğinde… Aslında sağda solda dağılmış birkaç sararmış belge, bir iki kişinin hafızasında kalmış kulis anıları dışında elle tutulur; bir tiyatronun belleğini yaşar kılan ve gelecek nesillere ulaştıracak nesneler o kadar az ki… Birkaç fotoğraf değil bahsettiğim, bir araştırmacının doymaz merakını tatmin edecek, görünür bir hafıza…

Yine bu şehirde, birkaç kilometre öteye baktığımızda yaşanan ‘Şişli Tiyatrosu’nun hikayesini de geçtiğimiz haftalarda yazmıştım. Tapusunda tiyatro binası yazan, İstanbul’un tek taşınmazı olan bu bina elimizden kayıp giderse ne yazık!

Bu yüzden ‘Tiyatro Çıkmazı’ benim için yalnızca bir sokak adı değil. Bir durum tespiti.

Bir salon eksildiğinde yalnızca tiyatro dünyası bir mekân kaybetmiyor.

Türk Tiyatrosu kaybediyor!

Bir şehirde insanlar kaybediyor.

Salonların seyircileri azalıyor.

Arşivler birkaç belge daha yitiriyor.

Çalışma biçimlerini, prova alışkanlıklarını, kulis kültürünü, seyirciyle kurduğu dili, şehirle ilişkisini kaybediyor tiyatromuz.

Oyuncu, yönetmen, dekor sorumlusu, sahne amiri, eleştirmen ya da tiyatro sahibi; adı ne olursa olsun aramızdan ayrıldığında, çoğu zaman onunla birlikte kayda geçirilmemiş onlarca yıllık bilgi de gidiyor. Bir tiyatro kapanınca yalnızca dört duvar boşalmıyor; o salonun içinde birikmiş görünmez bir kültür de dağılıyor.

Bazen bir aile sandığından birkaç fotoğraf çıkıyor. Bir başka yerde sararmış programlar, afişler, mektuplar… Bir sanatçının çalışma notları başka bir evin dolabında ya da bir sahafın deposunda duruyor. Kimi kasetler artık oynatılacak cihaz bulunamadığı için sessiz. Kimi video kayıtları bozuluyor. Kimi arşivler mirasçılar ne yapacağını bilemediği için parça parça kayboluyor. Ve biz çoğu kez bütün bunların değerini, artık ulaşamadığımızda fark ediyoruz.

Ve hafızanın kötü bir huyu var; beklemiyor.

İşte tam da bu nedenle ‘Türk Tiyatro Tarihi’ akademik bir çatıyı hak ediyor. Tiyatromuzun belleğini en büyük ustalardan, en küçük, en kısa ömürlü tiyatrolara kadar; isimlerini artık çok az kişinin anımsadığı ışık ustalarına, sahne amirlerine, kostümcülerine kadar mümkün olan kimsenin unutulmadığı ya da yok sayılmadığı bir koruyucu çatı…

Aman yanlış anlaşılmasın ne bir tiyatro okulu, ne festival ofisi, ne de eski eşyaların konulduğu nostaljik bir müze değil bahsettiğim.

Akademik araştırmayı merkeze alan; ama akademiyi kendi duvarlarının içine kapatmayan, geçmişi korurken bugünü ölçen ve geleceği deneyen bağımsız bir kültür kurumu…

Biliyorum ki ilk işi ‘hatırlamak’ olan böyle bir yapıyı, düşünenler dostlar var.

Bir salon kapanmadan önce onun hikâyesini, mimarisini, teknik yapısını ve orada üretilmiş kültürü belgelemek…

Ama yalnız geçmişe bakmak yeterli değil. Bugünün tiyatrosunu da gerçekten bilmek gerekiyor. Türkiye’de kaç sahne var? Kaçı kiracı? Kaçının kapanma riski bulunuyor? Seyirci davranışı nasıl değişiyor? Oyuncu, teknik ekip ve yazar hangi ekonomik koşullarda çalışıyor? Hangi şehirlerde tiyatro üretimi güçleniyor, hangilerinde zayıflıyor?

Bunların çoğunu bugün parçalı bilgilerden, kişisel gözlemlerden ve kriz çıktığında yapılan haberlerden öğreniyoruz. Ve farkındayız ki denizde, ağır bir fırtınanın ortasındayız

Böyle bir çatının kurulması için belki de en yanlış davranış, denizin sakinleşmesini beklemek olur.

Çünkü deniz sakin değil. Uzun süredir değil, daha uzun süre de sakin olmayacak.

Kiralar yüksek. Üretim maliyetleri artıyor. Bağımsız tiyatrolar kırılgan. Dijital dünya dikkati parçalıyor. Kültür kurumlarının finansmanı daralıyor. İnsanlar yaşlanıyor, arşivler dağılıyor, binalar el değiştiriyor. Kısacası fırtınalı bir havadayız…

Ama bazı gemiler zaten fırtına olduğu için denize çıkar.

Rotası belli, yükünün ne kadar değerli olduğunu bilen, herkesin kaptan olmaya çalışmadığı, güvertede gerçekten işe yarayan insanların bulunduğu bir gemi…

Belki de ihtiyacımız olan şey daha sakin bir deniz değildir.

Neden yola çıktığını bilen birkaç iyi denizcidir.

Ya kaybolan her insanın, her salonun ve her arşivin ardından, güzel ağıtlar yazmaya devam edeceğiz; ya da kaybetmeden önce harekete geçebilen bir kurum kuracağız.

Kaderimiz avucumuzda yazıyor.