Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Zafer Yalçınpınar’ın ‘East of Eden’ adlı John Steinbeck romanı eleştirisi (Çeviren: Vahdet Gültekin, Türkiye Yayınevi, 1953).
- Aslı Güneş’in ‘Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ adlı Arda Ekşigil kitabı eleştirisi (İletişim Yayınları).
- Emin Şir’in ‘Kubur’ adlı M. Ender Öndeş romanı eleştirisi (Dipnot Yayınları).

Efemeratik edebiyatın ve sahafiye tutkusunun özü şu sanıyorum: Bir eserin veya efemeranın zaman içindeki yolculuğunu, yaşadığı çeşitli değişiklikleri, o öğenin kendi tarihindeki salınımıyla -eşsiz farklarla birlikte çeşitlenmesiyle- takip edebilmek… Yani, eserin taşıdığı yaşamsal izleri ya da varoluşsal hafızayı biriktirebilmek, kayıt altına almak, geleceğe taşımak ve korumak…
…
Steinbeck’in 1952’de Amerika’da yayımlanan ünlü romanının Türkçe’deki bibliyografik yolculuğunu takip ettiğimde, karşıma önce “Cennet Yolu” ismi çıkıyor. Vahdet Gültekin çevirisiyle Türkiye Yayınevi tarafından 1953 yılında basılan ilk edisyon; ardından Güven Yayınevi baskıları, Altın Kitaplar baskıları, başka tarihler, başka kapaklar, başka ciltler, başka şömizler…
…
Steinbeck, 1951’de romanı yazmaya başlarken, editörü ve dostu Pascal “Pat” Covici’ye yazdığı notlarda, “Belki de şimdiye kadar yazdığım tek kitap bu!” diyor. Aslında Steinbeck’in “tek kitap” söylemindeki bu ısrarını poetik bir duruş olarak da tanımlayabiliriz: Çünkü Kaliforniya eyaletinin Salinas kasabasında geçen East of Eden, Steinbeck’in hayatının, ailesinin, çocuklarının, çektiği hakiki acıların büyük bir bütününü oluşturuyor.
…
Tabiî ki, romanda ahlâki vicdanı ve saf insan erdemini tek başına sırtlayan Samuel Hamilton karakterini de unutmayalım: Steinbeck’in kendi öz dedesinden -ki gerçek hayattaki adı da Samuel Hamilton’dır- ilhamla var ettiği bu İrlanda kökenli yaşlı aile ferdi, verimsiz topraklarda kuyu açan, sessizce işe yarar icatlar yapan, yoksul ama ruhu çok güçlü bir bilge karakterdir.
Trask ailesinin karanlık durumuna her temas ettiğinde orayı aydınlatan, sarsılmaz adalet ve hakikat arayışıyla romanın mihenk noktasını oluşturan Samuel, adeta emeğin ve kadim bilgeliğin sesidir. Kendi köklerine, o İrlandalı damarına dair romanda dile getirdiği, “İrlandalılara soru sorma çünkü sana cevap verirler!” sözü ne olursa olsun hakikati ifade etmenin yüceliğini işaret eder.
İrlandalı Samuel’in varoluşu, yalanın ve günahın ortasında hile yapmadan durabilmenin, hakiki erdemin ta kendisidir. Bu nedenle East of Eden’ı, kutsal bir anlatıdan damıtılmış ve modern zamanlara geçirilmiş bir Kabil-Habil varyasyonu olarak okurken, Samuel Hamilton’ı da o trajedinin ortasındaki yegâne karakter olarak konumlandırmak elzemdir.
…
Efemeratik edebiyatın ve kitap koleksiyonu heveskârlığının özü şudur: Büyük anlatıların ve ideolojilerin kendisini değil, onların yaşama temas ettikleri benzersiz -ve belki de biricik- ânları biriktirmek, saklamak ve korumak!
Zafer Yalçınpınar’ın evvel.org‘daki yazısı

Cumhuriyet’in Becerikli Bay Ripley’sinin Highsmith’in kahramanınınkine benzer suçları yok. Onun “suçları”, Arda Ekşigil’in nitelemesiyle, daha ziyade “münasebetsizlik” hanesine yazılanlardan. Ama büyük büyük dedesinin biyografisini, yani Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ni yazmaya soyunan Ekşigil’in konumu, Ripley hakkında doğru hikâyeyi kurmaya çalışan dedektiflerinkine şaşırtıcı ölçüde benziyor.
Mehmet Mithat Bey’in Osmanlı dönemi memuriyetine ilişkin yüzlerce resmi yazışmaya ulaşmak mümkün. Ne var ki, kendisinden geriye, Ekşigil’in “ego-metin” dediği türden neredeyse hiçbir kişisel belge kalmamış. Tek bir sayfa günlük ya da hatırat yok; çocukluk arkadaşı Mustafa Suphi’ye yazdığı bir mektup dışında kişisel yazışma da yok.
Ekşigil, en mahir dedektifin bile çözülemeyen dosyalar rafına kaldırabileceği bu hikâyeyi olağanüstü bir sabırla takip ediyor ve biyografisinin yazılmaya değer olup olmadığını sorguladığı aile büyüğü üzerinden Osmanlı’nın son döneminyle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının bir fotoğrafını çıkarıyor.
Ser verip sır vermeyen Cumhuriyet arşivleri, Ekşigil’i ve onunla birlikte okuru müphemliğin ortasında bıraksa da Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi, her bölümde insanı soluk soluğa peşinden koşturan dört başı mamur bir hikâye anlatıyor. Okur arşivlerin dile geleceği ve Cumhuriyet’in Yetenekli Mehmet Mithat’ının suçüstü yakalanacağı beklentisiyle kitabın sonuna geldiğinde “Bir şeyler olmasa da bir şeyler olmuş” duygusuyla baş başa kalıyor.
…
Mithat Bey ve arkadaşlarının hikâyesinde kişisel çıkarla devlet çıkarı, servet transferiyle milli iktisat, nüfuz ticaretiyle memlekete hizmet arasındaki sınırlar sürekli birbirine karışır.
Gayrimüslimlerin mallarına el konulması Müslüman muhacirlerin iskânı ve milli ekonominin güçlendirilmesiyle; yabancı şirketlerle kurulan aracılık ilişkileri ülkeye sermaye ve yatırım getirmekle; siyasi nüfuzun ekonomik değere çevrilmesi ise kalkınmaya hizmet etmekle açıklanabiliyordu.
Böylece bugün suç, suistimal ya da çıkar ilişkisi olarak okuyabileceğimiz pratikler, dönemin aktörlerinin dilinde vatanseverlik ve memlekete hizmet kılığına bürünüyordu. Kutsal devlet sunağında işlenen günahlara sanırım hepimiz yeterince şahidiz.
Devletle kurulan bu simbiyotik çıkar ilişkisi, belki Mithat Bey’in ve arkadaşlarının etrafında oluşan sessizliği, belgesizliği ve suç ortaklığını açıklayabilir: gayrimüslimlere karşı devletle girişilen suç ortaklığını.
Ekşigil’e göre meselenin psikolojik bir boyutu da var. Yanlış anlaşılmasın, amaç Hitler’in baba travmasından bahsetmek değil. Ekşigil yalnızca “hasta adam”ın zavallı memurlarının haletiruhiyesini anlamaya çalışıyor.
Aslı Güneş’in K24‘teki yazısı

M. Ender Öndeş’in Dipnot Yayınları’ndan yayımlanan Kubur romanını okurken, bir romanın insanı etkileyebilmesi için büyük cümlelere, gösterişli anlatımlara ihtiyacı olmadığını bir kez daha anladım. Çoğu zaman iyi kurulmuş bir hikâye, yerli yerinde cümleler ve yazarın okura bıraktığı boşluklar yetiyor da artıyor bile.
Kubur tam da böyle bir roman.
…
Kubur 6 Haziran 1981’de yaşanan gerçek bir olaydan yola çıkıyor. Bu olayın detaylarını da okurun araştırıp öğrenmesine bırakıyor. 12 Eylül’ün karanlığı, devrimci mücadele, korku, arkadaşlık, ihanet ve geçmişle hesaplaşma romanın önemli damarlarını oluşturuyor.
Ancak kitabı bir 12 Eylül romanı olarak okumak romana haksızlık etmek demek. Çünkü Öndeş’in asıl ilgisi tarihin kendisinden çok, insanın içinde bıraktığı izlerde. Yani Öndeş, tarihsel bir olayın peşine takılıp gitmiyor; o olaydan hareketle insanın vicdanına, belleğine ve kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiye bakıyor. Tarihin acısını okurun önüne koyup geri çekilmiyor; o acıdan kuruyor hikâyesini.
Öndeş’in burada kolay bir yol seçmediğini düşünüyorum. Böyle ağır bir malzemenin içinde, karakterleri iyi ve kötü diye ayırmak, birilerini kahramanlaştırıp birilerini suçlu ilan etmek çok kolay. Oysa Kubur’daki insanlar (yazarın kendi deyişiyle) steril değiller. Korkuyorlar, yanılıyorlar, susuyorlar, karar veriyorlar ya da veremiyorlar. İnsan dediğimiz şeyin bütün o karışık, çelişkili hâliyle duruyorlar karşımızda.
Emin Şir’in Oggito‘daki yazısı