Ellerinizi toprağa sokmak, çimenlere, ağaçlara ya da yosunlara dokunmak yalnızca doğayla kurduğumuz bağı güçlendirmiyor. Araştırmalar, bu basit temasların cildimizin mikrobiyal çeşitliliğini artırabileceğini ve bağışıklık sistemimiz üzerinde de olumlu etkiler yaratabileceğini gösteriyor.

Araştırmalar, yanından geçip gittiğimiz ağaçlara, çalılara ve hatta toprağa dokunmanın da sağlığımıza katkısı olabileceğini gösteriyor.
BBC’nin aktardığına göre Finlandiya Çevre Enstitüsü’nde ekolojist ve doğa-sağlık araştırmacısı olarak çalışan Mira Grönroos, bir deney kapsamında katılımcılardan ellerini 20 saniye boyunca toprak ve yosuna sürmelerini istedi. Ardından ellerini yalnızca musluk suyuyla duruladılar. Katılımcıların ellerindeki mikroorganizmaların hem sayısı hem de çeşitliliği artmıştı.
Grönroos, “Çıplak gözle baktığınızda eller temiz görünüyordu ama mikrobiyal açıdan değişim çok büyüktü” diyor.
Cildimizde daha fazla bakteri olması ilk bakışta pek iç açıcı gelmeyebilir. Ancak mesele yalnızca bakteri sayısı değil, orada nasıl bir mikrobiyal topluluğun yaşadığı. Bir arada yaşayan zengin ve çeşitli mikroorganizmalar birbirini dengede tutabiliyor ve hastalığa yol açabilecek zararlı bakterileri engelleyebiliyor.
Birçok araştırma, toprak ve bitkiler gibi doğal malzemelerle temasın cildimizin mikrobiyal çeşitliliğini artırmanın basit yollarından biri olabileceğini gösteriyor. Üstelik bunun etkileri yalnızca cildimizle sınırlı olmayabilir, bağışıklık sistemimiz de bu temastan faydalanabilir.
Çamurda oynamak sandığımızdan daha önemli olabilir
Finlandiya’nın merkezindeki Aurinkolinna kreşinde çocukların ellerinin kirli olması son derece sıradan bir durum. Her gün birkaç saatlerini ağaçlık bir oyun alanında geçiriyor; çalıların ve ağaçların arasında koşuyor, iplere tırmanıyor, kumdan kaleler yapıyor, su birikintilerinde zıplıyor, toprağa ve talaşa dokunuyorlar.
Günün sonunda tepeden tırnağa çamura bulanmış olabiliyorlar.
Bilim insanlarıysa tam da bu ‘kirlenmenin’ sağlıkları üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu araştırıyor. Çocukların cilt, tükürük ve bağırsak mikrobiyomlarını kan ve saç örnekleriyle birlikte inceleyen araştırmacılar, doğal alanları olan kreş bahçelerinde oynamanın uzun vadeli etkilerini anlamaya çalışıyor.
Aurinkolinna, çevre bilimci Marja Roslund’un araştırmalarından yola çıkan Vahvistu projesine katılan Finlandiya’daki 43 kreşten biri.
Roslund ve ekibi daha önce oldukça basit ama çarpıcı bir deney yapmıştı. Bir kreşin bahçesine orman zemini taşındı, torf ve bitki yetiştirme alanları eklendi. Küçük çocuklar burada 28 gün boyunca düzenli olarak oynadı. Araştırmacılar daha sonra çocukların cilt, tükürük ve bağırsak bakterilerindeki değişimi izledi.
Sonuçlar, yalnızca asfalt bir bahçede oynayan çocuklarla karşılaştırıldığında orman zeminiyle temas eden çocukların ciltlerindeki mikrobiyal çeşitliliğin daha yüksek olduğunu gösterdi. Üstelik bu fark bir yıl sonra da gözlemlenebiliyordu.
Bu çeşitlilik cildimizin sağlığı açısından önemli. Roslund’a göre ciltteki bakteri çeşitliliğinin artması, hastalığa yol açabilecek bakterilerin baskın hale gelmesini engelleyerek mikrobiyal topluluğun dengede kalmasına yardımcı olabilir: “Hasta bir cilt diktatörlük gibiyse sağlıklı bir cilt demokrasi gibidir.”
Araştırmada orman zemini üzerinde oynayan çocukların ciltlerinde potansiyel olarak hastalık yapabilecek bazı bakterilerin daha az bulunduğu da görüldü. Bunun olası açıklamalarından biri, diğer mikroorganizmaların sayısı ve çeşitliliği arttıkça zararlı bakterilere yaşayacak daha az alan kalması.
Sağlıklı cilt, sağlıklı vücut
Cildimizin sağlığı yalnızca yüzeyde olup bitenlerden ibaret değil. Araştırmalar cilt sağlığı ile hormonal faaliyetler, kalp-damar sistemi ve hatta bilişsel işlevler arasında ilişkiler bulunduğunu gösteriyor.
Roslund’un yürüttüğü bir başka deneyde küçük çocuklardan oluşan bir grup, mikrobiyal açıdan zenginleştirilmiş toprak içeren bir kum havuzunda oynadı. Diğer grupsa görünüşte aynı ancak mikrobiyal çeşitliliği daha düşük bir kum havuzunu kullandı.
Beklendiği gibi, mikroorganizma bakımından zengin kum havuzunda oynayan çocukların ciltlerindeki bazı bakteri türlerinin çeşitliliği arttı.
Ancak değişim yalnızca ciltlerinde görülmedi. Kan örneklerinde de bağışıklık sisteminin tehditlerle mücadele ederken aşırı tepki vermemesine yardımcı olan sitokin adı verilen bağışıklık sistemi belirteçlerinde değişiklikler tespit edildi.
Bu ve benzeri bulgular Vahvistu projesinin de temelini oluşturdu. Aurinkolinna’nın bahçesi kamu desteğiyle yeniden düzenlendi. Çakıl zeminin yerini talaş aldı, kumlu alan genişletildi, ahşap yollar eklendi. Bahçede zaten bulunan huş ve çam ağaçlarıysa korundu.
Bütün bu çalışmalar ‘biyolojik çeşitlilik hipotezi’ olarak bilinen yaklaşımı destekliyor. Bu hipoteze göre mikroorganizma çeşitliliği açısından zengin hava, bitkiler ve toprak insan mikrobiyomu üzerinde etkili oluyor; bu etki de sağlığımıza yansıyor.
Çevremizdeki biyolojik çeşitliliğin azalmasının bağışıklık sistemiyle ilişkili hastalıkların artışında rol oynayabileceği uzun zamandır tartışılıyor. Roslund’un araştırmalarıysa bu ilişkinin nasıl kurulabileceğine dair ipuçları sunuyor.
Araştırmalarda özellikle gammaproteobakteriler adı verilen bir bakteri grubunun dikkat çekici bir rol oynadığı görüldü. Çocuklar orman zeminiyle kaplı bahçede oynadığında ciltlerindeki bu bakterilerin çeşitliliği artıyor. Bu artış aynı zamanda bağışıklık sistemini düzenlemeye ve aşırı tepkileri kontrol altında tutmaya yardımcı olan düzenleyici T hücreleriyle de ilişkiliydi.
Bunun egzama, astım ya da alerji gibi bağışıklık sistemiyle ilişkili hastalıklar açısından tam olarak ne anlama geldiğini söylemek için henüz erken.
Grönroos da bu konuda temkinli: “Doğayla temas ederseniz astım olmazsınız diyemeyiz. Ancak bunun bağışıklık sistemiyle ilişkili bazı hastalıkların ortaya çıkma ihtimalini azaltabileceğine dair işaretler var.”
Yetişkinler de araştırıldı
Üstelik bu olası faydalar yalnızca çocuklarla sınırlı değil.
Bir araştırmada yetişkinlerden kış boyunca evlerinde sebze yetiştirmeleri istendi. Katılımcıların bir bölümü mikrobiyal açıdan zengin toprak, diğer bölümüyse görünüş olarak benzer ancak mikroorganizma çeşitliliği daha düşük bir toprak kullandı.
Bir ay boyunca her gün bitkileriyle ilgilendiler ve yetiştirdikleri ürünleri yediler.
Mikrobiyal açıdan zengin toprak kullananların ciltlerindeki bakteri çeşitliliğinin arttığı, kanlarındaysa iltihaplanmayı baskılayan bazı sitokinlerin arttığı tespit edildi. Diğer grupta aynı değişikliklere rastlanmadı.
Grönroos’a göre bahçecilik bu açıdan doğayla temas kurmanın oldukça kolay ve erişilebilir yollarından biri. Üstelik bu kadar basit bir temasın bağışıklık sisteminin işleyişiyle ilişkili ölçülebilir değişimler göstermesi araştırmacılar açısından da şaşırtıcı.
Başka bir çalışmadaysa Finlandiya’daki ofislere canlı bitkilerden oluşan yeşil duvarlar yerleştirildi. Yalnızca iki hafta sonra çalışanların ciltlerindeki mikrobiyal çeşitlilikte artış görüldü. Kanlarındaki bazı iltihaplanma belirteçlerinde de değişiklikler saptandı. Ayrıca cilt sağlığı açısından önemli olduğu düşünülen Lactobacillus bakterileri de arttı.
Grönroos araştırmalarından öğrendiklerini kendi gündelik hayatında da uyguluyor:
“Çocuklarımla dışarı çıktığımda kozalak ya da dal toplamak isterlerse hayır demiyorum. Eve getirip onlarla oynamalarına izin veriyorum”.
Ona göre aynı bakış açısını şehirleri tasarlarken de benimsemek gerekiyor. Doğayla temas, yalnızca hafta sonu özel olarak gidilen bir parkta ya da ormanda olmamalı.
Şehirlerin insanların gündelik hayatları içinde doğayla temas edebileceği şekilde tasarlanması gerektiğini söyleyen Grönroos, “Bu temasın bir kısmının kendiliğinden gerçekleşmesi iyi olur. İnsanlar özellikle karar verip bir yere gitmek zorunda kalmadan işe ya da okula giderken doğayla karşılaşabilmeli” dedi.
Doğayla temasın bağışıklık sistemimizi tam olarak nasıl etkilediğini anlamak için hâlâ yanıtlanması gereken pek çok soru var. Ancak bugüne kadarki araştırmalar, çocukken bize sürekli söylenen “Ellerini kirletme” uyarısını en azından biraz sorgulamamız gerektiğini düşündürüyor.
Grönroos’a göre bunun riski oldukça düşük, potansiyel faydalarıysa azımsanacak gibi değil.