Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Wall of evenly spaced shelves filled with colorful books in a bookstore or library, warmly lit from above.
Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Duygu Uzel’in ‘Kıyıya Paralel’ adlı Mehmet Fırat Pürselim romanı eleştirisi (Papirüs Yayınları).
  • Füsun Günaydın’ın ‘Çakma: Çince Yapıbozum’ adlı Byung -Chul Han kitabı eleştirisi (Çeviren: Sibel Atam, Telemak Kitap).
  • Berra Temür’ün ‘Denizoğlan Madalyonun Peşinde’ adlı Kerem Evrandır romanı eleştirisi (Resimleyen: Sadi Güran, Günışığı Kitaplığı).


Tarih, büyük olayların, kazananların raporlarını tutadursun, edebiyat resmî kayıtların kadraj dışı bıraktığı anların fotoğrafını çeker kurgusuyla. Fotoğraf karesine yansıyanlar, rüzgârın yönünü tayin edenlerden çok, karayelde hırçın dalgalara karşı hayatta kalmaya çalışanların hikâyesidir. 

Mehmet Fırat Pürselim, Kıyıya Paralel adlı romanında tam da bu kadrajın içinden sesleniyor okura.

Mehmet Fırat Pürselim, romanındaki Arakus kasabasının henüz talan edilmemiş coğrafyasında ülkenin panoramik kesitini önümüze serer. Doksanlı yılların yarı mizahi ama satır aralarında hüznü barındıran bir roman Kıyıya Paralel. 

Okurun beş duyusunu da harekete geçiren, yer yer iç çektiren, sahi bunlar da vardı dedirten andaç misali. Tek solukta okunabilecek ama öyle yerlerde can evinden vurup yutkunduracak cümlelerle yüklü bir metin. 

Kaleme alınan karakterler, toplumsal tipolojinin süzülüp gelen yansımalarıdır aslında. İnançlı, inançları doğrultusunda inatçı delişmen ruhların büyüme hikayesi anlatılırken onlar ve çevrelerindeki büyükler için seçilen roller ise sayfaların arasından çıkıp geliverir yanımıza. 

Arakus sokaklarında yürürken yabancı yüzler görmeyiz. Köşeyi döndüğümüzde bizzat kendi gerçeğimizle çarpışırız. Yazar mikrokozmosu mucizelerden yaratmak yerine içinden geçtiğimiz hayatın ta kendisiyle örer.

Duygu Uzel’in Litera’daki yazısı


Modern Batı dünyasının en büyük takıntılarından biri “orijinal” olmaktır. Sanatta, teknolojide, edebiyatta ve hatta gündelik yaşamda sürekli özgünlüğün peşinden koşulur. 

Bir eserin değeri çoğu zaman onun ilk olmasına, benzersizliğine ya da taklit edilemez oluşuna bağlanır.  

Byung-Chul Han, “Çakma: Çince Yapıbozum” adlı kısa fakat düşünce yoğun kitabında bu yaklaşımın evrensel olmadığını gösteriyor. Han’a göre “orijinal” fikri, Batının metafizik düşüncesinin ürettiği tarihsel bir kabuldür. 

Kitap bittiğinde okur olarak konunun doğruluğu tartışmaya açık olsa da en nihayetinde yeryüzünde yüzde yüz orijinal kavramından bahsetmenin pek de uygun olup olmadığını sorguluyoruz. Her yeni yaratımın esasen bir öncekinin biraz farklı taklit edilmesiyle ortaya çıktığını inkar edemiyoruz.

Byung-Chul Han kitabında, Batı düşünce sistemi incelendiğinde Platon’ dan bu yana batı metafiziğinin önemli bir kısmında  “stabil bir hakikat” kavramından bahsedildiğini söylüyor. Dolayısıyla batı düşüncesinde “özgün gerçek” ve “kopya” arasındaki ayırım siyah ve beyaz arasındaki fark kadar belirgindir. 

Çin’de benimsenen Tao düşünce akımı incelendiğinde “kopya/çakma” ile “özgün” arasındaki ayırımın bu derece keskin olmadığı, sınırların çoğu kez bulanık şekilde iç içe geçtiği görülür.

Han’ın ele aldığı açıdan Tao düşüncesinde varlık, sürekli akan bir değişim dinamiğine sahiptir. Bunun nedeni yaşamın bizatihi kendisinin başlı başına değişimden ibaret olmasıdır. Dolayısıyla değişiklik özden sapma değil, yaşamın doğal halidir. 

Bu düşünceden hareket edildiğinde görülür ki Çin hayat görüşüne göre sürekli yenilenen üretim, özün değerini düşürmez. Yaşamı sürdürebilmenin vazgeçilmez önkoşulu tekrar tekrar yapmak ve dönüştürmekten geçer. 

Füsun Günaydın’ın Edebiyat Haber’deki yazısı


Kerem Evrandır’ın gençler için ilk kez kaleme aldığı ve Günışığı Kitaplığı bünyesinde 2026 yılında okurla buluşan Denizoğlan Madalyonun Peşinde romanı, ilk bakışta 19. yüzyıl İstanbul’unda geçen sürükleyici ve oldukça derin tarihi ögelerle süslenmiş macera görünümü sunsa da asıl olarak özünde aidiyet temasının izinde, eksik bir aile figürünün ardında yarattığı boşluk ve insanın kendi hakikatini inşa etme süreci üzerine kurulu katmanlı bir büyüme hikâyesi. 

İlk sayfalardan itibaren okurun zihninde Osmanlı tipi ahşap evlerin buram buram yaşanmışlık koktuğu, hâlâ daha dillerden düşmeyen o eski İstanbul komşuluğunun, deniz havasının ve çok kültürlü kent yaşamının hüküm sürdüğü derin bir nostalji hissi uyandırıyor. 

Hikâye, 1816 yazında ahşap binaların, dar ve yokuşlu İstanbul sokaklarının ve kaosun hüküm sürdüğü Balat’ta patlak veren, gökyüzünü kıpkırmızıya boyayan, insanları nefessiz bırakan devasa bir yangınla açılış yapıyor.

Eski İstanbul’un insan tiplerini, tarihî şahsiyetlerini, kültürel çeşitliliğini ve yaşam biçimini yeni kuşaklara aktaran kitap, geçmiş ile bugün arasında bir köprü kuruyor. Eser temelde çocuklara yönelik yazılmış olmasına rağmen, yazarın tarihsel doğruluğa gösterdiği özen sayesinde roman yaş grubu sınırlarının ötesine taşınıyor. 

Kerem Evrandır’ın edebiyat dünyasındaki genç okurlarla buluşturduğu bu ilk yapıt, sürükleyici kurgusunun altında yatan derin ve metaforlarla süslü betimlemeleri ve eski Türkçe kelimelerle beslenen üslubuyla adeta büyükannelerin anlattığı ve düşleri süsleyen eski İstanbul hikâyelerini fısıldar gibi. 

Metne eşlik eden ve romanın hayal dünyamızda şekillenmesine yön veren illüstrasyonlar ise bilinçaltımızın derinliklerinde hâlâ daha var olmaya devam eden çocuksu hayal dünyamızı görsel bir estetikle tamamlar.

Berra Temür’ün Oggito’daki yazısı

Okumaya değer üç kitap eleştirisi