Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: AA

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Nalin Öztekin’in ‘Kanatlarını Göçte Bırakanlar Kardeşim Boro’ adlı Ercüment Akdeniz kitabı eleştirisi (Tekin Yayınevi ).
  • Gülsel Ceren Güneş’in ‘Kocamı Ben Öldürmedim’ adlı Liu Zhenyun romanı eleştirisi (Çeviren: Giray Fidan, Kırmızı Kedi Yayınları).
  • Bayram Tayyip Yaslıca’nın ‘Sana Nasıl Ulaşabilirim’ adlı Meryem Coşkunca şiir kitabı eleştirisi (Edebi Şeyler).


Çinli yazar Liu Zhenyun’un Kırmızı Kedi’den çıkan ve Çince aslından Giray Fidan tarafından çevirilen Kocamı Ben Öldürmedim romanı, ilk bakışta basit bir aile draması gibi görünen olayı, devasa bir bürokratik komediye dönüştürerek okuru şaşırtıyor. 

Roman, tek çocuk politikasının baskısı altında, devlete ceza ödemeden ikinci çocuğunu doğurabilmek için kocasından sahte biçimde boşanan Li Xuelian’ın hikâyesini anlatıyor. 

Çiftin planı oldukça basit ve akılcı; önce boşanacaklar, babaya büyük çocuk verilecek, anne bebeği doğuracak ve böylece “herkese bir çocuk düşecek”, sonra tekrar evlenecekler. Fakat kocası Qin Yuhe bu boşanmayı fırsat bilip başka bir kadınla evlenince, Li Xuelian’ın hayatı bambaşka bir mecraya sürükleniyor. 

Boşanmanın aslında “sahte” olduğunu kanıtlamak için yerel yetkililere başvuran kadın, kabul göremeyince davasını Pekin’e, Ulusal Halk Kongresi’ne kadar taşıyor ve bu süreçte pek çok yerel ve bölgesel yetkilinin görevden alınmasına yol açıyor. 

Yıllarca hakkını aramak için eylem yapsa ve ortalığı karıştırsa da sorun asla çözülmüyor. 

Betimlemelerin azlığı ve diyalogların senaryo metni gibi ilerlemesi herkesin dikkatini çekecektir. Bence bu mesafeli anlatımın içine yerleştirilen kara mizah kitabın en güçlü yanlarından biri. 

Absürtlük ve trajedi sürekli iç içe geçiyor; küçücük bir yanlış anlaşılmanın domino etkisi gibi koca bir devleti sarsan krizlere dönüşmesi, hem gülünç hem de ürkütücü bir tablo ortaya çıkarmış.

Gülsel Ceren Güneş’in Litera’daki yazısı


Ercüment Akdeniz’in tam adıyla Kanatlarını Göçte Bırakanlar: Kardeşim Boro adlı eseri, kişisel bir kayıptan ve kardeş özleminden yola çıkarak Türkiye’nin yakın dönem toplumsal tarihine uzanan güçlü bir tanıklık sunar. 

Anı, anlatı, gazetecilik ve toplumsal inceleme türlerini bir araya getiren kitap, kardeşi Boro’nun yaşamını merkeze alır. Ancak Akdeniz yalnızca bir insanın hikâyesini anlatmakla yetinmez; Anadolu’dan büyük şehirlere, oradan Avrupa’ya uzanan göç yollarını, yoksulluğu, emek mücadelesini ve siyasal sürgünlüğü de görünür kılar.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, son derece kişisel bir hikâyeyi geniş bir toplumsal çerçeve içinde işlemesidir. 

Boro, eserde yalnızca yazarın özlem duyduğu kardeşi olarak yer almaz. Aynı zamanda yerinden edilen, yoksullukla mücadele eden, emeğiyle yaşamaya çalışan ve siyasal koşullar nedeniyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalan insanları temsil eder. 

Bu nedenle kitapta anlatılan kardeşlik, kan bağıyla sınırlı kalmaz. Kardeşlik; aynı acıyı, aynı yoksulluğu ve aynı adalet arayışını paylaşan insanlar arasında kurulan toplumsal bir bağa dönüşür.

Eserin yazılma koşulları, içeriği kadar anlam taşır. Akdeniz kitabı, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında tutuklu bulunduğu Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde kaleme alır. 

Böylece kendi kapatılmışlık deneyimi içinden kardeşinin sürgünlüğüne ve yerinden edilen insanların hayatlarına bakar. Cezaevi yalnızca kitabın yazıldığı bir mekân olarak kalmaz; anlatının duygusal atmosferini de belirler. 

Dış dünyadan kopmak, özgürlüğü özlemek ve zamanın ağır ilerlediğini hissetmek, geçmişin daha yoğun biçimde hatırlanmasına yol açar. Yazarın kitabı hapishane defterlerine defalarca yazması da anlatının kolay biçimde ortaya çıkmadığını gösterir. Metin, acı, özlem ve yüzleşmeyle şekillenen zahmetli bir süreçten geçer.

Nalin Öztekin’in Bianet’teki yazısı


Meşhur bir kanaat vardır: Şiirde büyük, yayılmacı, göz alıcı dizeler toplamı ne kadar çok olursa okur nezdinde anlam arayışı o kadar fazla olur. Bu kanaat asılsızdır. 

Buna karşın, anlamın şiir için yalnızca bir birim olduğunu savunduğumuza göre bahsini açtığımız büyük dizelerin kontrollü biçimde kullanılması, şiirin olağan seyri için daha tabii bir durumdur diyebiliriz. 

İşte bu doğrultuda okura sorumluluk yüklemekle onu tuzağa düşürmek arasındaki ciddi farklar, Meryem Coşkunca şiirinde gördüklerim arasında ana gündem olmuştur. O, okurunu büyük sözlerle yanıltmaz. 

Duyuş, çağrışım, çağrışıma dayalı görsel izlek gibi çağdaş şiirimizin olanakları onun şiirinin parça süsleridir. İşte ben susunca dilime sıcak bir kanca taktılar dizesi bu bağlamda çok önemlidir. 

Gerçeklikle mesafesi ne kadar açık olursa olsun bu dizenin çizdiği görüntü, her okurun zihninde aşağı yukarı aynıdır. Burada şuna dikkat etmek lazım; öyle mısralar vardır ki her okurun zihninde başka başka dünyalar kurar. 

Orhan Veli’nin istanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı dizeninde zaman herkese farklı hükmeder. Atilla İlhan ne kadınlar sevdim zaten yoktular dizesiyle her okurun kalbine farklı bir korku ve endişe düşürür. Cahit Külebi fakat içimde şarkı bitti der ve herkes yitirdiği müstakil şarkısını hatırlar. 

Meryem Coşkunca ise kurduğu dizelerde kişioğlunun acılarını, sevinçlerini, duyuşlarını hiçbir otorite baskısından çekinmeden birleştirir. Acıda birlik, sevinçte birlik, duyuşta birlik, zulüm karşısında birlik. 

İşte ben susunca dilime sıcak bir kanca taktılar mısrası da yukarıda anlattığım birlik anlayışıyla kendisini ele veriyor. Bu mısrayı okuyan her kimse susmanın o ezici ıstırabını duyar.

Bayram Tayyip Yaslıca’nın Edebiyat Burada’daki yazısı

Okumaya değer üç kitap eleştirisi