Bir şehrin medeniyeti ve kültürü gençlere sahne açtığı kadar yaşar.
Bunu belediye raporlarına, kültür politikası belgelerine, afişlerin altındaki sponsor logolarına bakarak söylemiyorum. Daha basit, daha eski, daha insani bir yerden söylüyorum.
Bir genç sahneye çıktığında, şehir kendi geleceğini birkaç dakikalığına ayakta izler.
O genç repliğini unuttuğunda, şehir kendi kekemeliğini duyar. Alkış aldığında, şehir biraz daha mümkün olur.

İBB Kültür’ün 2026 festival takviminde Genç Günler’in 8–19 Mayıs’ta, İstanbul Gençlik Müzik Festivali’nin 16–19 Mayıs’ta, Liselerarası Tiyatro Buluşması’nın 22–24 Mayıs’ta gerçekleşmesi dikkat çekiyor. Bu, İstanbul’da genç sanat üretiminin hobi kategorisinden çıkıp şehir politikası meselesine dönüştüğünü gösteriyor. Yine Genç Günler kapsamında Yazarlık Atölyesi… Etkinliklerini görmek son derece sevindirici.
Bu yıl Mayıs ayında, uzun süre şehir dışında olmam gerektiği için Genç Günler’e yeterince katılamadım. Ancak İBB Kültür Dairesi’nin etkili pr çalışmaları her şeyden tam zamanında ve güçlü bir içerikle bilgi sahibi olmamı kolaylaştırdı.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın gençlere yönelik atölyeleri, Genç Günler, genç tiyatro buluşmaları, lise ve üniversite sahnelerine açılan alanlar yalnızca kültürel faaliyet değil.
Bunlar, şehrin kendine sorduğu en dürüst sorular… ‘Ben bu çocuklara ne bırakıyorum? Beton mu, mikrofon mu, yoksa yalnızca sabır mı?’
Çünkü gençlik, sanata yalnızca katılmaz!
Gençlik sanatı yerinden eder.
Onu kurumların ağır perdelerinden, protokol konuşmalarından, gala fotoğraflarından, kadife koltukların uslu sessizliğinden çıkarır.
Sahneye telaş getirir. Hata getirir. Fazla yüksek konuşur. Bazen acele eder. Bazen kötü oynar. Bazen şiiri yanlış yerde patlatır. Bazen bütün dramaturjiyi bir instagram story ritmine çevirir. Evet, yapar bunu. İyi ki de yapar!
Çünkü sanat biraz da usule karşı çıkmanın kutsal disiplinidir.
Gençlerin sahneye çıkması, yalnızca oyuncu yetiştirmek değildir.
Bir toplumun kendini yenileme hakkını korumasıdır.
Her genç atölyesi, aslında küçük bir anayasa maddesi gibi… ‘Bu şehirde hayal kurmak serbesttir.’
Şehir Tiyatroları’nın gençlik aktiviteleri bu yüzden önemli.
Çünkü gençlere yalnızca sahne tekniği değil, bir var olma alanı sunuyor. Sahne dediğimiz şey, dört tarafı karanlıkla çevrili ışıklı bir alan tek başına…
Genç oraya çıktığında, gündelik hayatın ona biçtiği bütün rolleri kısa süreliğine askıya alır… Sınav öğrencisi, işsiz mezun, evdeki çocuk, mahalledeki sessiz kız, ailesinin ‘Ne olacak bu çocuğun hâli’ diye baktığı oğlan, sürekli kıyaslanan, sürekli ölçülen, sürekli yetişmesi beklenen genç insan…
Sahneye çıkar ve şöyle der: ‘Bu kez ben anlatacağım.’
Bu cümle hafife alınamaz.
Çünkü gençler uzun zamandır daha çok dinlenmesi gereken ama en az dinlenen insanlar…
Onlara her yerde tavsiye veriliyor; ama çok az yerde söz veriliyor. ‘Kendini geliştir’ deniyor, ama gelişeceği alan kapalı. ‘Yaratıcı ol’ deniyor, ama alışılmışın dışına çıkınca hemen not kırılıyor. ‘Özgüvenli ol’ deniyor, ama yüksek sesle konuşunca terbiyesiz sayılıyor. ‘Sanata yönel’ deniyor, ama sanatçı olacağını söyleyince evde kısa bir sessizlik oluyor.
O sessizlikte çatal bıçak sesi bile ideolojik çalışıyor.
İşte tiyatro, o sessizliği kırar.
Oyun biter, alkış gelir; ama esas dönüşüm alkışta değil, prova sürecindedir. Genç, başkasının gözünün içine bakmayı öğrenmiştir.
Sırasını beklemeyi, birlikte nefes almayı, bir sahnenin yalnızca kendisinden ibaret olmadığını anlamıştır. Bu, küçümsenecek şey değildir. Hatta belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur…
Birlikte sahnede kalabilme becerisi.
Fakat unutmamalı genç sanat, kontrollü bir dekoratif unsur değildir.
Genç sanatçıdan yalnızca neşe, umut, renk, hareket beklemek de bir tür haksızlıktır!
Gençlerin karanlığı da vardır. Bıkkınlığı da vardır. Politik sezgisi, ekonomik çaresizliği, aşk kırıklığı, gelecek korkusu, ekolojik yas duygusu, aileyle hesaplaşması, dil arayışı, kimlik sancısı vardır.
Genç sahne bunları taşıyabildiği ölçüde sahicidir.
İBB Şehir Tiyatroları gibi köklü kurumların gençlerle ilişkisi burada çok kıymetli bir eşiğe gelir.
Çünkü böyle kurumlar yalnızca oyun sahnelemez; şehir hafızası üretir. Perdenin ağırlığı vardır.
O sahnelerden nice oyuncular, yönetmenler, yazarlar, seyirciler geçmiştir. Bir genç o sahneye adım attığında yalnızca bugüne değil, uzun bir geçmişe de basar. Kulislerde eski sesler dolaşır. Tahta zeminde yılların teri vardır. Işık askılarında unutulmuş replikler asılıdır sanki… Ve o genç, bütün bu geçmişin içinde kendi çağının sesini arar.
Bu karşılaşma büyülüdür.
Gençler ‘geleceğimiz‘ oldukları için değil; bugünün en canlı, en yaralı, en dürüst tanıkları oldukları için önemlidir.
Onları sürekli geleceğe ertelemek de bir tür haksızlıktır.
Genç oyuncu ileride sanatçı olacak kişi değildir yalnızca; şu anda sahnede olan kişidir. Genç yazar ‘Bir gün iyi metinler yazacak’ kişi değildir; bugün kötü de olsa kendi cümlesini kurmaya çalışan kişidir.
Bu nedenle İBB Şehir Tiyatroları’nın gençlik aktiviteleri yalnızca kültür-sanat takvimimizde tatlı bir bölümü olarak görülmemeli.
Bunlar sosyal politikanın da eğitim politikasının da demokrasi kültürünün de kent aidiyetinin de parçasıdır.
Bir gencin oyununu ciddiye almak, ‘sen yalnızca seyirci değilsin, kurucusun’ demektir.
Bundan daha büyük bir yurttaşlık terbiyesi zor bulunur.
Ve en önemlisi: Gençlere alan açan kurumlar, onların başarısız olma hakkını da korumalıdır. Çünkü sanat öğrenimi hatasız olmaz.
Gençlerin kötü oyun çıkarma hakkı vardır. Fazla bağırma, eksik susma, metni fazla süsleme, finali becerememe, ritmi düşürme, sahneyi dağıtma hakkı vardır.
Oyuncu dediğin, kendi acemiliğini seyircinin önünde terbiye eden kişidir.
Bu yüzden gençlerin sahneye çıkması bir kültür haberi değil, bir şehir sevincidir.
Perde açıldığında yalnızca oyun başlamaz; bir ihtimal başlar.
Ve evet, sahne gençlerin…
Ama sadece onlara ‘Buyurun oynayın’ dediğimiz için değil.
Onlar sahneye çıktığında bizim yorgun şehirlerimize hâlâ başka bir hayat ihtimalini hatırlattıkları için…
Bir genç sahneye çıkar. Işık yanar. Salon susar.
O anda şehir, bütün gürültüsüne rağmen, gerçekten dinlemeye başlar.