72’nci Sait Faik Hikâye Armağanı yarın verilecek. Darüşşafaka Cemiyeti 15 Nisan’da 10 kitaplık bir kısa liste açıkladı ödüle aday. Ben de Variety ve Guardian editörlerinin çalışkanlığına özenip niyet ettim 10 kitabı okumaya. Üzerine kısa kısa yazar, kendi birincimi seçerim dedim.
10’unu da okumak istedim ama Fulya Taşçeviren’in ‘Açık Alanda Klostrofobik Hikâyeler’ine geç ulaşabildim; Üzeyir Karahasanoğlu’nun ‘Dünya Bir Rüzgâr’ına hiç ulaşamadım.Sipariş gelmeyince iptal ettim, Mephisto’ya sordum, bizde kart açılmamış, dedi. Kart açılmamak ne, dedim, mağazaya hiç gelmemiş, dedi. Bir arkadaşıma sordum, sende var mı diye, çok ciddiye almış, iki kez Vapur Yayınları’nı aramış, ulaşamamış ve Üsküdar’da üç kitapçıya sormuş ama yok.

İki haftam vardı. Elimdeki sekiz kitabı okudum. Her kitap için kısa kısa notlar yazdım. Ne düşündüysem sakınmadan söylemeye gayret ettim. Ödülü Hakan Bıçakcı’ya verdim. Başlıyor:
Dünyadan Sonra Bir Yer – Yelina Tayfur

Üç baskı yapmış. Hepten önemli değilse de çok şey demektir. Hem de ilk kitap. Çoğunluğu yaşamları erkeklerce mahvedilmiş kadınlar… koyu bir erkek düşmanlığı yok, erkekler de birer insan Yelina Tayfur için, gerçi biraz silikler, zaten pek ortada yoklar. Ama bir zamanki varlıkları, şimdiki zamanı tahrip etmeyi sürdürüyor.
Kadınların dramı hiç uydurulmuş durmuyor. Yalnızlıklar, tedirginlikler orijinal; tasvirler canlı. Yazar yazdığını görüyor, dahası duyuyor. İlk öykü ‘Yok Gibi’, ‘Yol Yorgunu’, ‘Asil’ ve ‘Ortak Sohbet Konuları’ şık öyküler.
Dil büyülemiyor, öfkelendirmiyor da. Ama teknik kimi zaman klişe. Biri, Nazlı’ya işini soruyor, Nazlı atölyenin tavanlarını, duvarlarını, kumaş yığınlarını, makineleri düşünüyor… Veya “Handan çiçeklere su verdi. Oğlanı düşündü. Kaç ay oldu gelmedi” gibi… Veya kadın kumlarda yatarken hatırlıyor: “Hangi yıldı? Yazdı. Ağustos. Sıcak, kuru bir gün.”
Hollywood’da oyuncunun yüzüne zoom’un ardından beliren sahne gibi, ses efekti bile kulağa geliyor. Çok ince ve düşünceli bu yazar “Hangi yıldı? Yazdı.” geçişine de imzasını atmalı bence. Kusuru arayınca buldum, harici, beğendim.
Üç – Eyüp Aygün Tayşir

‘Üç’teki öykülerin anlatıcı-yazarı, yazarlığa hevesli bir edebiyat öğretmeni. ‘Tekinsiz’ öyküler yazıyor, Black Mirror’dan esinle gelecekte geçen distopik dünyalar kuruyor, sonra bekleneceği gibi ‘ustalara saygı’ duruyor.
Bir amatörün edebiyat serüveni, diye okudum bu öyküleri. Dilerim öyledir. Amatör öğretmenin anlatımı yer yer parıldıyordu; kaynağı inşallah Tayşir’in kendi ışığındandır, diye düşündüm. Distopik öykülerin sağaltılamamışlığı, okumayı nasıl sıkıcılaştırdı anlatması güç; bunlar da edebiyat öğretmeninin sıkıcılığındansa ne ala.
Ortalık ’tekinsiz’ öykülerden geçilmezken ‘tekinsiz’ öyküler yazan edebiyat öğretmeni aslında şefkatle alaya alınıyorsa sevdim. Ben alaya aldım. Distopik öykülere Black Mirror gibi 10 milyar izlenmiş bir dizinin esin oluşu, öğretmenin entelektüel ufkunun darlığındansa beğendim. Ben oraya yordum.
Yüzlerce kez ‘lakin’ yazmak, öğretmenin ‘ama’nın ‘fakat’ın kuruluğuna edebiyat adına açtığı bir savaşsa, güzel.
Lakin Tayşir’in öğretmenle akraba olduğundan da şüphe etmedim değil.
Bir kitabına daha bakarım yazarın, mesela Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldığı önceki kitabı ‘Sabitalem Mahallesi’ne.
‘Üç’ bazen diliyle de anlatımıyla çok lezzetli. Ve en güzel yanı mizahı. Güldürüyor gerçekten, son öyküsü ‘İlk Sada’ özellikle.
‘Ödülü alması şaşırtmaz’ diye bir not düşmüşüm sayfa kenarına. Lakin edebiyatı dert edinmişliğin bu anlatımı, beni pek büyülemedi.
Neyse ki Günler Uzadı – Mesut Barış Övün

‘Şey’, ‘sanki’, ‘içine’, ‘içinde’, ‘içimde’, ‘falan’, ‘aslında’, ‘hatta’, ‘gerçekten de’ gibi sözcükler yasaklansa 86 sayfalık bu kitap kaç sayfaya düşerdi acaba? Önce bunlarla dolu 5-6 sayfayı yitirir, sonra yerlerine düşünüp başka ifadeler bulmak gerekeceğinden 100 sayfaya uzar mıydı?
Sayfa 35’ten bir alıntıyla: “İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı oluşmuştu.” Aynı sayfadan başka bir alıntıyla devam edeyim: “Bir şey söylemek gelmedi içimden.”
Oysa etkilenebilirdim. Gündelik olana ve ilişkilere yaklaşımıyla böyle Carver&Barnes bir şeye (şey yerine bakışa, dünyaya, anlatıma da diyebilirdik?) bayılabilirdim.
Sayfa 44’ten şu cümleler: “Kendi elimde olmayan, benim almış olmadığım bir karar önümü, yolumu açmıştı. Ya da içimde bir şey hayatımda bir dönemi bitirmiş ve rüya yoluyla alınan kararı bana da bildirmişti.”
Yine de kusurun ne kadarı yazarın, diye sordum. İhalenin büyüğü editörün gibi geldi. Hadi bu ara ayıplanıyor Twitter’da isim vermeden boşluğa konuşmak, künyeden ismi bulunuyor kolayca, editör Bilal Acarözmen’in ‘Biz Buna Üzülmeyiz’ ve ‘Neyse ki Günler Uzadı’nın yazarına ihtimamla yaklaşması gerekirdi bence.
Hayatımızın En Uzun Kışı – Dilek Karaarslan

Yaşamda acı da bol kötülükler de. Göç, tecavüz, taciz, baba tecavüzü, orospu olmak zorunda kalmak, Cumartesi Anneleri’nin acıları, bir baba tecavüzü daha, zorbalığa uğrayan eşcinsel, masum çocuklar… Acı da bol öykülerde, kötülükler de.
Yazar bu kötülükleri iyi anlatmış anlatmasına. Üç şerefsiz içkici cıgaracı pisliğin genç kıza ne fenalıklar edeceğini insan merak edip okuyor. Dünyada ne iğrenç kötülükler olduğunu görüyor (pek de şaşırmıyor).
Bildiğimiz kötülükler. Bir yerlerde birilerinin başına bu fenalıklar geliyor, şüphesiz. Fakat bu kitap özelinde nedir bunları ajansların geçtiği donuk vahşetlerin ötesine taşıyıp da edebiyat yapan? Kurgusu var tabii, kurgunun bir büyüsü var, ama varılan yerde hareket kazanıyor mu bu gerçeklik, donukluğundan kurtuluyor mu?
Gerçi yoo, dümdüz bir kötülüğü de resmedebilir yazar değil mi, bunu çizmek istemiştir. Gelgelelim ressam tecavüzcünün bakışına hiç görmediğimiz bir gölge yerleştirmez mi, ışıkla oynamaz mı, mesela elleri cebinde bekliyordur tecavüzcü ve ellerinin cebindeliği ne korkunçtur!
Arka kapak ‘zalim karakterleri olduğu gibi, abartmadan veya eksiltmeden okura yansıtmanın meramında’ olduğunu vaat ediyordu yazarın. Bana göre zalimler katıksız orospu çocuğuydu bu öykülerde, insan değiller.
“‘Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın. O da ayrı,’ diye söze girdi Necmi. O korkunç kahkahaların tekrarlanması. Anlamsız ya da cinsel içerikli çirkin şakalar. Burulan bıyıklar. Rakılardan alınan iri yudumlar. Şapırdayan ağızlar.”
Bir ‘diğerkamlık’ derdi mi? Olabilir, yazarı aydın bilenler için iyi ve vurucu bir kitap. Benim ağzımdan ‘Ama ee?’ çıktı. Ve kitapta kötülüklerle ötekileri kollamanın bir araya getirilişinde bir ‘ötekiler seçkisi oluşturma’ bir ‘fazla dizayn edilmişlik’ hissettim.
Bir de şu tip detayları hiç anlamadım: Neden çocuklarına tecavüz eden babanın yaşadığı şehirdeki taksicinin arabasında Konyaspor atkısı var da bir diğer öyküdeki çok çok iyi kalpli baba Arnavut? Ya da hastanedeki bela çocukların adları neden Furkan, Büşra ve Şeyma? Anlamadığım böyle detaylar…
Aşklar ve Hayaletler – Ayşe Burçak

Son hamleler öykülerin başından ortasından hep daha iyi düşünülmüş. Finaller iyi.
Ayşe Burçak kısa listeye kalan en genç yazar, 94’lü. Bir ilk kitap bu da. Köşede kalmış, ezilmiş insanlar.
Diğer bir maharet ‘ezik’ olma hallerini iyi yansıtmakta. ‘En beklemediğin Anda’ ve ‘İtiraflar’ bu eziklik hissinin iyi yorumları. ‘Sevgili Arkadaşım Selin’in anlatıcısı da öyle, daha öfkeli ama ezikliğin başka bir dışavurumu.
Fakat yöntemler ve detaylar, başka bir amaca hizmet ettiğinden şüphe ettirecek kadar, bile isteye olduğuna inanmaya zorlayacak kadar klişe. Bilemiyorum, belki de benim okurluğum sezemedi birtakım gizleri. Ama bir fakir kadın düşünün, nedir adı: Hacer. Güzel bir kızı gün boyu takip eden kötü mahalleden bir genç, mesleği nedir: Tamirci. Bir lise lakabı, nedir: Avanak. Anne oğlunu istemediği bir kızla evlenmesi durumunda nasıl tehdit eder? Sana sütümü helal etmem. İşe giremediyse ne der? Kazık kadar oldun kaldın başıma. Genç kız hoşlandığı adamın dikkatini nasıl çeker? Çarpışırlar ve kâğıtlar yere dökülür. Kız da diyor ya “Filmlerdeki gibi” diye.
Sıradan insanların aşkları da hayalleri de biraz klişedir ve asıl konu da bu klişelerdir, gibi bir fikir? Yok, odakları başka, hissedilmiyor bu.
Kitaba adını veren öykü dahil en iyi öykü, baştaki ‘Beni de Seversin Şule’ bence.
Sardunyalar Güneşe Bayılır – Başak Arslan

İki ana meselesi var, kayıplar ve beğenilmediğini hissettiği için bedenini sevmemeye dönen kadınlar. Ne güzel konular aslında. Ama iyi işlenememiş. Beğenmedim bu kitabı.
Çünkü karakterler daima yazar varacağı noktaya ulaşsın diye ruh hallerinin en isabetli tespitini sunuyor gibiydi. Öyle ki, insan bir edebiyat ürününü eline aldığında sorması gereken sorunun tam tersini sorarken buluyor kendini: İnsan bu kadar anlaşılır mı?
Diyaloglarda da yine yazarın yolu döşensin diye ruh durumundan emin oversharing’lere bile rastlanıyor. Acısını hiç bu kadar iyi saptayan, anonsunda da teklemeyen insanlar görmemiştim.
Anlatım sade. Sapsade. Bu sadeliğe ‘yazar tercihi’ denilip geçilemez gibi geldi bana. İyi gerekçelendirilememiş, ne yaptığını bilmez, havada bir sadelik. ‘Sade anlatımın muteber bir artistik düzeyi peşinen sağlayacağına iman’ yazmışım sayfa kenarına. Bu kadarı niyet okumak şüphesiz ama bu sadelik nedendi ve beraberinde hangi incelikleri getirdi? Masaya kırmızı pötikareli bir örtü serdik tamam, anne kızına ‘Sardunyalar Güneşe Bayılır’ dedi tamam… yalnız hoş durduğu için yetti mi?
Carver bir öyküsünün önemsiz bir yerinde masaya örtünün kısa geldiğinden bahsedip geçiyor, dahasına girmiyordu. Eline öyle denk geldiği için mi kısaydı örtü?
Geçici Manzara – Hakan Bıçakcı

Hakan Bıçakcı insanları seviyor. Zaaflarını görüp gösteriyor ama tenkit etmiyor.
Hem bok gibi bir kent yaşamını hem de öncelikle kent insanı olmakla tanımlanacak bir türün zavallılıklarını gösteriyor. Ama ona zavallı muamelesi yapmıyor.
Ve bu kentlilik, köylülüğün zıttına denk düşmeyişiyle yeni. İstanbul boğmuş onları; tozu gürültüsü mahvetmiş, evlerini ışıksız bırakmış. Onlar da kendilerini tüketime vurmuş, bir çıkış yolu olacağını ümit ederek niş zevklere özenmişler. Bazen delilik gibi duran alışkanlıklar, takıntılar edinmişler.
İlk kitabını 2002’de 24 yaşındayken yayınlayan ve sonra epeyce yazan Bıçakcı’yla ben bu kitapla tanıştım. Diğer öykülerini bilmiyorum ama ‘Geçici Manzara’daki insanların büyük dramlar, duygulanımlar ve çözümü zor insani yüklerle dolu olmayışı, ne yaptıklarını ve ne olduklarını pek düşünmeyişleri, sanatçının hem insanlara hem edebiyata nasıl yaklaştığına dair anlamlı bir izlenim oluşturdu bende.
Nasıl tariflesem bilmiyorum, ‘insanlar yaşıyor işte…’ diyesim geliyor bu öykülerden sonra. Ama alaya almadan, şikayet etmeden, onlara layık gördüğüm bir ideali kovalamadan.
Anlatım telaşsız. Sakin sakin, en bilindik yöntemlerle ilerleniyor. İlginç bir anlatım, dedirtmiyor. “İlkbaharın ilk günleriydi.” veya “Akşam saatleri.” gibi kolayca girilebiliyor öykülere. Böyle sürdüğü, nihayetlendiği de oluyor. Konusuna yakışan da bir anlatım bu öte yandan; insanlar yaşıyor işte diyorsak, hikaye de böyle anlatılır işte, gibi.
Sadece, öykülerdeki ‘olan’, ‘olduğundan’, ‘oluşan’, ‘olarak’ enflasyonu ve ‘giriş yapıyordu’, ’yaklaşmakta olduğumu’, ‘-dan dolayı’ gibi dikenler olmayabilirdi, ama bunları kıskançlıktan arayıp bulduğumu söyleyeyim.
Çok da komik öyküler. ‘Siyah Kalp’ açık farkla favorim. Keyifle okudum, keyifle okursunuz diye düşünüyorum. Oyum Bıçakcı’ya.
Maviden – Vecdi Çıracıoğlu

Çok iyi bir yazarın çok iyi bir öykü kitabı. Beklemediğim kadar sevdim. Beklemiyordum, çünkü içindekilere bakınca hemen anlamıştım neler okuyacağımı. İşte bazı öykülerin adı: ‘Kofana’, ‘Deniz Güzeldir’, ‘Deli Tayyar’, ‘Livar’, ‘Pavurya’, ‘Maviden’, ‘Sarıkanat’…
Vecdi Çıracıoğlu’nun okuyacağım ilk kitabı olacaktı. Biyografisinde 1999’da Can Yayınları’nın ilk roman ödülünü kazandığını okudum, uzun yıllardır yazıyordu. Yani, iyi tarafları olacaktı ama deniz insanının serseri bilgeliğinden (sayfa 133), denize meftunluğundan, birtakım balıkçı lügatından söz edecekti.
Tam tahmin ettiğim gibi oldu. Ne öngörmüşsem onları anlattı, deniz insanı anlatısı epikliğini, rasgelsinleri, vre’leri, balıkçı köyü kahvesinde demlenenlerin sesini duydum. Çok da memnun oldum.
Bu balıkçı köyü, Rumelihisarında’ydı. İstanbul’un da bir zamanlar köy olduğunu unutmuşum. Bu kitap hatırlattı. Çok da uzak olmayan zamanlarda Niko diye bir balıkçı yaşardı, sizin benim gibi bir insandı, birtakım hinlikleri vardı, balıkçı babasından öğrenmişti bu hinlikleri.
Niko Türkçe’yi nasıl konuşurdu hatırlıyoruz, ‘Türko’ değil; ama memleketi burası, Rumelihisarı.
İstanbul Boğazı suyuna ‘delisu’ denir, ‘ötegeçe’, karşı yakadır. ‘Fundalamak’ denize indirmek; ‘bebekparmağı’ bebek parmağı kadar küçük balıktır.
Bu öyküleri sevmek için bir kez bile balık tutmak gerekmiyor. Tek başına İstanbul’un unutulmuş bir deniz yaşamını hatırlatmasıyla bile kıymete değer. Sait Faik Hikaye Armağanı’nın adına da yakışır.
Ne var ki ‘Ben bu öyküleri okumuştum’ duygusundan bir türlü kurtulamadım. Yine de üç beş gün sonra fikrim değişecekmiş gibi geliyor.