Roman okumanın en ilginç etkilerinden biri insanın geçmişinden olmadık bir sahneye fırlatılması bence. 100-150 sayfa okumuştunuz, şu ne demiş bu nereye gitmiş takip ederken aniden ağzınızın tadı değişti. Romanda yakaladığınız anlam mı neden oldu buna, peşpeşe iki sözcük mü tetikledi, belli değil. Ve fırlatıldığınız sahne, geçmişinizin sık andığınız parçalarından biri değil.
Nasıl oldu da unuttunuz çocukken başınıza gelen bu olayı ve şimdi nereden çıktı da gözünüzün önünde bu kadar canlı? Dayınız bir gece misafirliğe gelmişti de gittikten sonra anneniz babanıza bir şey demişti. Müdür yardımcısı bir anda sınıfa dalıp en uslu çocuğun kulağını niye çekmişti?? Keşke markette sıra beklerken “Bir kola için mi bekliyorsun dostum?” diyen arkanızdaki piçe dostumu gösterseydiniz… Beş para etmez bir adamın karşısında kekelemiştiniz, o da fırsatı kaçırmayıp ağzının kenarına hain bir kavis koymuştu.
Bir keresinde de cehennemde en az azap çekenin sadece ayak tabanları yakılan kişi olduğunu ve bu kişinin kimsenin kendisinden daha fazla azap çekemeyeceğini düşündüğünü dinlemiştiniz, sonra yatağınızda dönüp dönüp ertesi sabah 3-A sınıfındaki dersinize uykusuz gitmiştiniz.
Öteberinin altından nasıl çıktı bunlar? Ve neden bunlar çıktı?

‘Gökyüzü Düşerken’i okurken bana şu oldu: Sadece yazları mahalleye gelen Umut’la yan sokakta bir kurukafa görüp korkudan altımıza sıçtığımızı hatırladım. Umut’u unutmuştum! Umut’u en az 15 yıldır düşünmemiştim! Kurukafa yan sokaktaki gecekondunun bahçesindeydi, 20 yıl sonra pat diye gözümün önüne geldi. İki bina arasından görüyorduk, taştan yuvarlak bir kafası, çok geniş omuzları, en az iki metre boyu vardı, kafasını aniden bize çevirecekti, hatta ben görmemiştim ama Umut görmüştü, çevirmişti! Orada yaşayanlar bi yakınının ölüsünü oraya gömdüğü için öyle olmuş. O evine koştu, ben evime. Ve hatırlıyorum: Umut’un çirkin bir babaannesi vardı, Umut bize Danone’de top oynuyorum diye yalan söylerdi, Umut’un annesinin başı açıktı ve o zamanlar akşamları sokaklarda cinler gezinirdi.
Bunu nasıl hatırladığımı, yani kitabı okurken beni onca anıdan Umut’a getiren yolun nasıl oluştuğunu bilmiyorum. Neden bunu hatırladığımı da bilmiyorum, ama neden bunu hatırladığım, beni olduğumu sandığım kişiden daha iyi tanımlıyor da olmalı. Kayıp Zamanın İzinde’yi bitirenlerin ve terapi alanların bu konularda iyi fikirleri oluyor genelde.
Yetişkin inançlarına maruziyet
Gökyüzü Düşerken, Lorenza Mazzetti’nin terapilerin ardından yazma gücü bulduğu bir romanmış, bitirince okudum.
1943 İtalyasında, sanırım 8-10 yaşında, küçük kız kardeşiyle öksüz kalmış bir kızın anlattıklarını okuyoruz. Bildik İkinci Dünya Savaşı anlatılarındaki toplama kampları, savaş meydanı manzaraları yok.
Küçük kız, hikayeyi yanına gönderildiği halasıyla zengin eniştesinin villasından anlatıyor. Villa hizmetçilerle dolu, anlatıcı Penny ve kardeşi Baby, sınıfındakilere göre belirgin biçimde zengin çocuğu. Gelgelelim karınları tok sırtları pek diye yaşam onları üzmeyecek değil. Dramları, eniştelerinin yahudi olmasına dayanıyor. İşte sonunu tahmin edeceğiniz üzere roman bu bakımdan bir İkinci Dünya Savaşı dramı oluveriyor. Ama romanın edebi lezzeti çoğu iyi romanda olduğu gibi burada da olan bitenden gelmiyor. Zor denk gelinecek bir ‘çocuk sesi’ var Gökyüzü Düşerken’de. İlk sayfada şu cümlelerle karşılaşıyoruz:
“Acaba kız kardeşim Baby’yi Duçe’den çok seviyor olabilir miyim? Ama ben Baby’yi İsa kadar seviyorum. Tam olarak İsa kadar ve İsa’yı Tanrı’dan biraz daha fazla seviyorum ve Tanrı’yı Mussolini kadar seviyorum, İtalya’yı ve Anavatan’ı Tanrı’dan daha az, ama sarı pelüş ayımdan daha çok seviyorum.”
‘Pelüş ayı’ bir düşündürüyor: Acaba bir yetişkin olarak yazar, çocuğa yetişkin sempatisiyle mi baktı da bu sarı pelüş ayı çıktı? Yazar, çocuk olmadı da, çocuk ‘gibi’ mi yaptı? En azından benim ilk sayfalardaki bu çok bilmiş okur endişelerim boşa çıktı. Yazar, çocuğun bakışına kendi daha yetkin algısını yaklaştırmadı, sadece çocuğu duydum.
Küçük bir kız çocuğu, yetişkinler birbirini doğrarken 1943 İtalyasında nelerle mücadele etti? Okulda dersine giren bir rahipten şunları duyuyor mesela:
“…Mesih’in çarmıhta ölmesi sizin suçunuz! O bizim için öldü! Günahlarımızdan arınabilmemiz için, anlıyor musunuz?” Sesini daha da yükseltti: “Mahşer Günü geldiğinde geri dönecek ve kimin cennete gideceğini hep birlikte göreceğiz! Belki de cehennemin rahat bir yer olduğunu düşünüyorsunuz? Değil! Orası iblis dolu ve kendinize şimdiden çekidüzen vermezseniz, sonra iş işten geçmiş olur!’”
Sonra başka bir zaman kız kardeşiyle şunları konuşuyorlar:
“Rahip cehennemde insanı sahiden de sonsuza dek yakan gerçek bir ateş var, dedi.
“Hiç sönmüyor muymuş?”
“Asla.”
“Asla ne demek?”
“Asla her zaman demek. Orada sonsuz dek yanan ateş dışında başka başka ıstıraplar da varmış. Birtakım iblisler, günahkarların önce ayak tabanlarını keser, sonra da onları fasulye tanelerinin üzerinde yürütürlermiş.”
Bu sadece din tarafı. Yetişkinlerin inançlarına maruziyetin sonu yok. Öyle ki, bir tarafta Mussolini, bir tarafta Katolik anlatılar, Penny rüyasında Meryem Ana’yı kel görüyor… İkinci Dünya Savaşı çocuk oyunlarına sızıyor, ‘savaşçılık’ oynuyorlar; kefaret için birbirlerini kırbaçlıyor, yahudi eniştesinin kafirliği için dikenli tarlalardan yürüyorlar.
Hoş bir roman gerçekten. Bir İkinci Dünya Savaşı romanı diye değil, bir ‘çocukken nelerle mücadele ettik’ romanı diye hatırlayacağım.

Nasıl ve neden bu kitap?
Kitabı Nisan 2025’te İstikal’deki Mephisto’dan sadece boyutu ve rengi hoşuma gittiği için aldım. Ne kitabı duymuştum ne yazarı. Bir tek Odipa Yayınları çalınmıştı kulağıma, o da nereden hatırlamıyorum. Aradan bir yıl geçti, iki hafta önce bir cumartesi dışarı çıkarken paltomun cebine sığacak diye yanıma bunu aldım. İyi de oldu. Yayıncısının ve çevirmen Yelda Gürlek’in eline sağlık.
İyi okumalar.
