İşçinin, emekçinin üç aslanlı mekânı
İ

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Buralara gelebilmek için az emek verip az ter dökmedim. Bedel de ödedim. Yola çıkarken zorluklara göğüs germeyi göze almıştım tabii. 

En zor kısmı, KM47 hat numaralı İETT otobüsü yolculuğuydu. Okul çıkış saatine denk gelmişim, tıklım tıklım. Ergen enerjisiyle dolu. Terbiyeli çocuklar ama. Üstelik gittiğim yerde aradığımı bulabilecek miyim, meçhul.

Elimdeki tek bilgi, “Heykel’in orada, Aydınlar Market’in karşı çaprazında bir meyhane vardı”dan ibaret. Öneri sahibi buralı ama uğramayalı yıllar olmuş; hâlâ var mı, emin değil o yüzden. Üstelik bir taksici. 

Busy urban intersection with a maroon van in the foreground, taxis, directional signs, leafless trees, and a bronze statue in the background.
Heykel, meydandaki Atatürk heykeli.

Taksicilerle ilgili duygularımı yeri geldikçe açık etmiştim. Çok mecbur değilsem kullanmam. Taksiye binsem de sohbet etmemeyi tercih ederim. Burnu büyük biri sayılmam, bence problem onlarda. Fakat bu beyefendi, taksici stereotipini marjinalize edenlerdendi. 

Uzun bir yolculuktu, eşimle bir davetten dönüyorduk. Yol boyunca sohbet ettik, hatta ben çok konuşmuş olabilirim. “Oraya gitmem, şuradan geçmem” demeden kapımızın önüne kadar getirdi. Gülsuyu’nda doğup büyümüş. O arada sormuştum, meyhane var mı diye. 

Bir hafta sonra katıldığımız davetin sahibi eşimi aramış, “Küpe kaybettin mi?” diye. Evet, hem de kolayca paraya çevrilebilecek, kıymetlice bir küpe. Meğer takside düşürmüş, bizim taksici de bizi aldığı yerden yola çıkarak Suadiye’deki restoranı bulmuş, küpeyi teslim etmiş. 

Bu olayın üzerinden bir yıla yakın zaman geçti. Ama Gülsuyu’ndaki o meyhane, o taksici kardeşimin yadigârı oldu bana. Bulmalıydım.

Gülsuyu benim için Kadıköy-Sabiha Gökçen Havalimanı metro hattının tam ortasındaki duraktı şimdiye kadar. Hiç gitmemiştim. Gıyabında bildiğim şeyler var ama. İstanbul’un en eski gecekondu mahallelerinden biri mesela. Sol örgütlerin güçlü olduğu, eylemlerle de sıkı sık adını duyuran bir yerdi gazetecilik dönemimde. Gencecik yaşında Diyarbakır Cezaevi’nde katledilen İbrahim Kaypakkaya’nın (1948-1973) kurduğu Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP-ML) örgütünün güçlü olduğu bir semtti.

Bu cehaletle indim metronun Gülsuyu durağında. Hâlâ açıksa, hemen şuralardadır meyhane. Kapanmışsa da tekrar metroya biner, listemdeki başka bir meyhaneye geçerim. 

Sordum, “Dolmuşa ya da otobüse bineceksin” dediler. Bir-iki duraksa binmeyeyim. “8-10 durak var.” Madem metro durağına adını vermiş, kendisi nerede olabilir ki bu Gülsuyu’nun?

Sunny urban street in a hill town with colorful storefronts, parked cars, and a hillside neighborhood in the background.
Gülsuyu meğer metro durağının tepesinde, Adalar manzaralı bir kartal yuvasıymış.

Tepedeymiş. Hem de epey. Manzara şahane ama, Adalar ayağının altında. 

Daha otobüsten inmeden fark ettim bira mavisi tabelasını. İlk durakta inip geri yürüdüm. Öz Emek Restaurant. 

Buralara kentsel dönüşüm, rant projeleri henüz uğramamış. Tek katlı, bahçeli, ya da zamanla kat çıkıla çıkıla üç-beş katlı apartmana dönüşmüş binalar var. Şirin mi şirin değilseler bile sahiciler. Çoğu manzaraya hâkim. 

Facade of Öz Emek Restaurant with a blue sign over the entrance, beige apartment building, and trimmed hedges along the storefront.
Öz Emek’e ulaşmak için az emek vermedim.

Öz Emek, beş katlı boyasız bir binanın altında. Önünde dikili peyzaj çamlarından içeriyi görmek mümkün değil. Girişin olduğu açıklıktan bakınca, içeride bir aslan heykelinin kıçı görülüyor. Geldik buralara kadar, aslanın kıçı mı caydıracak?

Hâlâ erken bir saat. Cam kenarında iki kişi rakı masasında, muhabbet koyu. Girişimi fark etmediler bile. Dip köşedeki barın önündeki masada da iki kişi oturuyor, birinin önünde bira bardağı. Diğer beyefendinin bakışıyla başka yerlerde de karşılaşmıştım, oradan tanıdım. Adres mi soracak, elektrik sayacı okumaya mı geldi bakışı. Haklılar. Özellikle burası gibi, mahallenin öz be öz meyhanesinde herkes birbirini tanır, mekân sahibi de herkesi… “Rakı servisiniz var mı?” diye sordum, önünde bira olmayan beyefendi ayağa kalkıp “Tabii, buyrun” dedi. Yanlarındaki masaya yerleştim. 

Önce tuvalet. Girişin hemen sol tarafı. Erkek tarafı tek kabin, alaturka. Temiz. Kadın tarafını bilemem. Önünde bira kasaları var. O da yetmemiş, asma kilit vurulmuş kapısına.

Assorted ready-to-eat packaged dishes in a refrigerated display, including meat stews and a white sauce tray, with beer bottles on the right.
Dolaptaki meze bölümü.

35’lik istedim, tercihimi sordu. Rakı çeşitleri var. Klasik olan. Meze? Barın yanındaki bira dolabını gösterdi. “Bizdekiler hazır.” Dolabın rafında porsiyonluk vakumlu ambalajlarda birkaç çeşit meze, barbunya pilakisi ve ton balığı konservesi, cam kavanozda patlıcan, yine vakumlu ambalajda eski kaşar ve beyaz peynir var. Oysa oturduğum yerin tam arkası mutfak, hem de gayet donanımlı. “Hazır meze veriyorum sadece” dedi, birazdan tanışıp pek seveceğim sahibi. 

Older man in a brown-and-black jacket stands in a small commercial kitchen beside a stainless steel prep table with stacks of white plates.
Öz Emek’in mutfağı donanımlı.

Bi kere bu dürüstlük yeter. Meyhaneler sokağı diye bilinen belli başlı yerlerdeki bazı mekânlarda, plastik kovalarla aldıkları fabrikasyon mezeleri, kendi imalatıymış gibi servis eden meyhane az mı? Burası açıkça söylüyor. Mezeler de umut verici, özenle hazırlanmış belli ki. Tutku Meze, Maltepe’de bir firmaymış. Acılı ezmesini istedim. Konserve barbunya pilakisi Yurdum marka. Beyaz peynir de yine Maltepe’den, Damalı Şarküteri’denmiş. Yarım porsiyon talebimin burada karşılığı yok tabii. Haydari, Arnavut ciğer, ton balığına bulaşmadım. Ana yemek? Yakınlardaki kurye servisi olan restoranlardan.

Plate with cucumber, tomato slices, and feta cheese sticks, plus a lemon twist on the edge of the plate—Mediterranean mezze setup
Tercihlerim…

Barbunya pilakisinde öğrencilik zamanlarımın tadını buldum. Bol limonla pek lezzetli. Peynir, domates-salatalık söğüş yatağında (böyle deyince pek havalı oldu). Acılı ezme de gayet dengeli. Bir de niyet önemli. “Ben seviyorum” diye mezelere referans oldu mekân sahibi.

Kurdum masayı, hiç de şikâyetim yok. Başladık laflamaya. 

Erol bey (Sarak, 65), Erzincan Refahiyeli. İstanbul’a 1965’te anne-babasının göçüyle gelmiş. İşçiymiş babası. Önce Küçükyalı sonra Kartal, 55 yıldır da Gülsuyu’nda. Personel yemeği işindeymiş bundan önce. 10 bin kişiye yemek çıkaran, 350 kişinin çalıştığı Ekonomi Yemek Gıda Ltd. Şti.’nin sahibiymiş. “Pırıl pırıl servis araçlarım vardı. Üst kalite yemek çıkarırdık. Ustalarım da işini iyi bilir, iyi yapardı.” Sonrası yakın çevreye gereksiz güvenmek, suistimaller, hacizler… 

İşini mükemmel yaptığına eminim, sohbetimizden çıkardığım kadarıyla. Ahlaklı olmak gibi bir tercihi olmuş hayatı boyunca. 

Gelen oldukça sohbetimiz kesiliyor, aman iş olsun da kesilsin. Ben de boş durmadım, etrafı gözledim bu arada. Dokuz sıra masa var. Üç ekrandan biri açık, arka planda ‘Elapro Sahne‘ yazan bir YouTube kanalı, Alevi türküleri ağırlıklı. Sade ama güzel bir sunumları var. 

Large golden lion statue indoors near a table with a newspaper, flanked by stacked EFES and Tuborg beer crates.
Gerçek boyutlarında (sanırım) aslan heykeli.

Duvarlarda Atatürk portresi, Galatasaray Futbol Kulübü logosu, Galatasaray forması, aslanlı bazı resimler… Köşedeki bar, kendi çatısı, yanar dönerli aydınlatmasıyla dükkândan bağımsız bir alan gibi. Çeşit çeşit de içki. Girişteki aslanın küçük boy iki versiyonu bulunuyor bar bankosunda. Birinin başında köylü kasketi var. 

Interior of a casual restaurant with a large decorative rock centerpiece and hanging flowers, bar area to the left, and dining tables throughout; a man sits at a table on the right.
Aslan yelesinin arkasından salon.

“Hangi takımı tutuyorsun?” dedi, tutmuyorum. O muhabbette benden iş çıkmadı. Ama aslanın Galatasaray’ı temsil ettiğini biliyorum tabii. Hatta Beşiktaş’ı kartal, Fenerbahçe’yi kanarya. Trabzon’u filan sormayın, beni aşar.

Bar counter with two bronze lion statues under blue lighting; a handwritten menu on a whiteboard and shelves of bottles behind.
Sağdaki aslan yabancı gelmedi.

Erol bey koyu Galatasaraylı, anlaşılacağı üzere. 15 yıldır işletiyormuş burayı. Kendisinden önce de en az bir 15 yılı varmış. Park Birahanesi’ymiş eskiden, devralınca adını değiştirmiş. Peki, neden?

“Sosyalistim ben. Emeğe saygımdan dolayı koydum bu ismi.”

Bardaki aslanın başındaki kasketi işaret ettim, gülümseyip başını sallayarak onayladı politik aidiyetini.

Two men sit at a restaurant table smiling, with plates, a bottle of water, and condiments between them.
Mürsel bey (sağda) mahallenin ve meyhanenin eskilerinden.

Bira içen beyefendi daha biz tanışamadan kalktı, birazdan başkası geldi Erol Bey’in masasına. Mürsel bey (Korkmaz, 52) Niğdeli. Tekstil işçisi. Neredeyse her akşam uğruyormuş. 26 yıldır semtte. Kayınpeder ev verince buraya yerleşmiş. Semtin bu haliyle kalmasının nedeni, henüz kentsel dönüşüm sınırları içine girmemiş olmasıymış. Bir an önce gerekli imar düzenlemeleri çıksın diye bekliyorlarmış.

Erol bey tek tabanca. Çalışanı yok. Gelenler genellikle dolaptan kendi içkisini alıyor. Mutfakta bir şeyler hazırlanacaksa kalkıyor. 

Salonun bir köşesindeki müzik aletleri dikkatimi çekti. Bağlama, darbuka, davul, gitar… Müzik yapmak isteyenler gelip takılabiliyorlarmış. Belli bir günü, programı yok. 

Cozy restaurant dining room with brown tablecloths, black chairs, and plants along a column; bar area with blue lighting on the right.
Mahalleli isterse gelip müzik de yapabiliyormuş.

Sıra ana yemekte. Mar-Tat Nuro Usta’nın menüsünü getirdi. Patlıcan kebap sipariş ettim. Parayı getiren kuryeye ödedim. Burada bir parantez açayım, ertesi gün Erol bey aradı, “Kaç para ödedin?” diye. Aklına takılmış. 600 lira istemişti kurye. Meğer listede 500 yazıyormuş. “Önemli değil” desem de, “Hiç etik değil, arayacağım onları” dedi.

Bento box with grilled peppers, eggplant, tomatoes, and rice; side salad with onions and a lemon wedge, plus a sauce boat nearby.
Ana yemek Nuro Usta’dan patlıcanlı kebap.

Son otobüs 22:20’de. Erken gelmiştim, bir öncekini, 21:20’dekini yakalayayım. Buralarda otobüsler çok dakikmiş. Rivayete göre zamanında kalkmadığı için bir otobüs yakıldığından beri. 

Hesabım 2 bin lira. Erol beyle tanışmak paha biçilmez ama.

Two older men stand together in a bar, arms around each other, smiling under blue neon lighting near a drinks counter and fridge filled with bottles.
Tek kişilik dev kadro. Erol beyle (sağda) tanışmaktan o kadar memnunum ki. 

Servis 12:00’de başlıyor. Erol beyin kafasına göre kapattığı günler dışında hep açık.

Fiyatlar da şeffaf, orda burda asılı. Bira 170, 35’lik rakı bin 300, mezeler 200’er lira.

****

Orhan beyden (Kemal Sakınç) yeni bir katkı geldi bizim Meyhane Köşesi çalma listesine. Mesajın bir kısmını, şarkının bir dizesini aldım. Teşekkür ederim.

Alevanta Jako (Bu versiyonu ekledim listeye)

 Alevanta Jako,                               Haydi (kalk) Jako, 

Chalgiji de meana                          Meyhane çalgıcısı (ben),

Yo les kanto sin kedar                     Durmaksızın (şarkı) söylerim,

Me meto komo piola                        Pire gibi oradan oraya,

Para les yevar la bolsa,                    Ceplerine dalmak için.

Bu şarkı erken 1924 ile 1935 arası Selanik’te genelde popüler müzikleri mizah içeren Ladino, Yunanca ve Türkçe sözlerle söyleyen Sadık ve Gazoz ikilisi (Sadık Gershon ve Moshe Cazes) tarafından söylenmiş. İkilinin bu şarkıyı arkadaşları olan çalgıcı Jako Kohen için söylediklerine dair bir bilgi buldum ama doğrulayamadım. 161 şarkı içinde ilk 10’uma girer. İnsanın diline dolanıyor. Kendinizi ara ara ıslıkla şarkıyı çalarken buluyorsunuz. Galiba müziğin Türkçe bir versiyonu da var ama çıkaramadım.”