Sanayi Devrimi, genellikle teknolojik bir determinizmle (gerekircilik) buhar makinesinin keşfi ve üretim araçlarının makineleşmesi üzerinden okunur. Ancak bu dönüşümün asıl karakteri, üretim ilişkilerindeki radikal değişim ve bu değişimin insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileridir. Madalyonun öteki yüzünde, o karanlık fabrikalarda, ayrıca küçücük omuzlara yüklenen büyük bir dram vardır. Bugün sahip olduğumuz çalışma haklarının, hafta sonu tatillerinin ve çocuk koruma yasalarının her bir satırı, aslında 18. yüzyılın o isli, tozlu ve gürültülü iş yerlerinde yazıldı.
Neyse ki her dönem kendi karşıtını da yaratır. Thomas Percival gibi hekimler, Robert Owen ve Michael Sadler gibi parlamenterler, burjuva aydınlar, bu durumu hafifletmek için kolları sıvadılar. 1833’teki ‘Fabrikalar Kanunu’ ile çocukların işe başlamadan önce hekim muayenesinden geçmesi zorunluluğu getirildi. Çalışma sürelerinin o dönemde,18 saatlerden 12’ye, sonra 10 saate düşürülmesi kolay olmadı. Bu acımasız tabloyu gözlemleyen Karl Marx ve Friedrich Engels, emek-sermaye arasındaki o derin uçurumu gördüler ve 1847’de ‘Komünist Manifesto’yu yayımladılar.
Bugün her dönemi kendi koşullarında değerlendirmek gerekse de, geçmişin o isli bacalarına baktığımızda şunu net görüyoruz: İlerleme sadece teknolojiyle değil, insanın insanı sömürmediği bir dünya kurma çabasıyla ölçülür.