Artan enfeksiyonlarının da etkisiyle acil servisler ‘mahşer yeri’ne döndü. Aciller dinlenerek evde geçirilebilecek şikâyetlerle, gereksiz yere meşgul ediliyor, hatta kitleniyor. Acil tıp uzmanı Prof. Dr. Şervan Gökhan hatırlattı: “Aciller kış polikliniği değil.”
Türkiye’de kişi başına düşen yıllık acil servis ziyaret sayısı Avrupa Birliği ortalamasının yaklaşık üç katı. Türkiye nüfusunun iki katı sayıda başvuru yapılıyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2023 istatistiğine göre yılda 150 milyon, sivil toplum örgütlerine göre 170 milyon kez ziyaret ediliyor. Bu bize hiç de gurur duyulmayacak bir ‘dünya birinciliği’ni kazandırıyor.
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şervan Gökhan, tuttuğu acil servis nöbetinden sonra sosyal medya hesabı üzerinden ‘isyan’ etti: “Bu tabloya müdahale edilmediği sürece acil servisler amacından uzaklaşmaya, sağlık çalışanları tükenmeye ve asıl ihtiyacı olan hastalar bedel ödemeye devam edecek. Acil servis, hızlı hizmet alınacak bir alternatif değil, son çare.”

Kış aylarında acillere başvurularda ciddi oranda artsa da sorun mevsimsel değil. Tüm yıla yayılıyor. Prof. Gökhan’la acillerdeki yığılmanın başka sebeplerini konuştuk.
Gökhan, ülkemizde acil servislerin yoğun kullanılmasının, sistemsel, kültürel ve yönetsel faktörlerin birleşimi olduğunu söyledi. Ücretsiz, hızlı ve 7/24 ulaşılabilir olması, vatandaşın gözünde acil servisleri ‘en garanti kapı’ haline getiriyor. İşlerinin erken halledilmesini istediklerinde, mesai saatleri dışında bir sağlık hizmeti ihtiyacı doğduğunda ya da belirsizlik yaşadığında doğrudan acile yöneliyorlar.
“Hangi durumda nereye gideceklerini bilmiyorlar”
Birinci basamak sağlık hizmetlerinin toplum nezdinde yeterince güçlü bir ‘filtre’ görevi görememesinin de sebepler arasında yer aldığını belirten Gökhan, şunları söyledi:
“Soğuk algınlığı, grip benzeri enfeksiyonlar, hafif ateş ve öksürük gibi tablolar normalde aile hekimliği ve polikliniklerin alanı. ‘Nasıl olsa acilde bakılıyor‘ algısı acilleri bir tür kış polikliniğine dönüştürdü.
İnsanlar hangi durumda aile hekimine, hangi durumda polikliniğe, hangi durumda gerçekten acile gitmesi gerektiğini net bir şekilde ayırt edemiyor. Bu da en kestirme yol olarak acilin tercih edilmesine yol açıyor.
Kötü örnek zamanla görünür hale gelip normalleştiğinde, bu davranış biçimi toplum içinde bulaşıcı bir refleks haline geliyor.”
Böylece ‘Herkes acile gidiyor, ben de gideyim’ düşüncesi yaygınlaşıyor. Randevu beklememek, sıra kovalamamak, tetkiklere hızlıca ulaşmak gibi konfor arayışları, zamanla ‘hak’ gibi algılanmaya başlıyor.
Gökhan, sistemin de buna net sınırlar çizmediği zaman insanların gözünde acil servisin hayati riskin adresi olmaktan çıkıp hızlı çözüm kapısı haline geldiğini ifade etti:
“Vatandaşa net bir biçimde ‘Bu durum acil değildir, şuraya başvurmalısın’ denilmediğinde, bu mesaj güçlü biçimde verilmediğinde ya da suistimalin yaptırımı olmadığında insanlar kendileri için en kolay yolu seçiyor ve sonuçta ortaya şu tablo çıkıyor: Kötü niyetli azınlık başlatıyor, sistem sessiz kalıyor, konfor arayışı yayılıyor ve sonunda acil servisler gerçek acillerin daha düzgün hizmet alamadığı yerlere dönüşüyor.”
‘Rutin tansiyon ölçümü için bile geliniyor‘
Sağlık okuryazarlığının düşüklüğü, beklemenin risk gibi algılandığı ve hemen müdahalenin talep edildiği, acil servis yoğunluğunun en görünmeyen ama en belirleyici nedenlerinden biri olduğunu belirten Gökhan şöyle devam etti:
“Sadece bilgi eksikliğinden değil, sağlıkla ilgili riskleri yorumlama, doğru yere başvurma ve beklemeyi tolere edebilme becerisinin zayıflığı ve sistemin bu bekleme sürelerini yönetememesinden söz ediyorum. Birçok kişi için ateş kaç dereceyse tehlikelidir, bir ağrı kaç gün sürerse normaldir, hangi belirti gerçekten acil kabul edilir gibi temel ayrımlar net olmadığından, insanlarda ‘Ya ciddi bir şeyse’ kaygısı artıyor.
Basit bir üst solunum yolu enfeksiyonu, birkaç gündür devam eden bel ağrısı ya da rutin bir tansiyon ölçümü bile acil gerekçesi haline gelebiliyor. İşte bu noktada insanlar en güvenli gördükleri kapıya, yani acil servise yöneliyor. Çünkü acil, onların gözünde hem hızlı hem de kesin cevap alınan bir yer.”
‘Kolaya kaçanlar geliyor ama ödülünü de alıyor‘
Tüm bu etkenlerin yanı sıra kolaya kaçmak isteyenlerin de ilk başvuru yeri aciller olabilir mi? Randevusuz, sevksiz, her gün ve her saatte hekimine ulaşabilme, tetkik yaptırabilme fikri ‘cazip’ geliyor mu? Gökhan’ın bu soruya yanıtı şöyle:
“Evet ve bu başvuru sayılarında ciddi bir paya sahip. Acilin bu kadar erişilebilir olması, zamanla acil olmayanın da acile gitmesini normalleştiriyor. Üstelik bu davranış çoğu zaman ödüllendiriliyor. Tetkikler yapılıyor, sonuçlar alınıyor, kişi sistemden memnun ayrılıyor. Bu da şunu pekiştiriyor: Demek ki doğru yere gelmişim.
Sonuçta acil servis, hayati riskin yönetildiği bir alan olmaktan çıkıp konfor odaklı, hızlı servis noktası gibi algılanmaya başlıyor. Bu algı kırılmadan, yani acilin gerçekten ‘acil’ olana ayrıldığı net biçimde hissettirilmeden, kolaya kaçma davranışının azalmasını beklemek gerçekçi değil.”
‘İlk girene değil, en acil hastaya öncelik verilir‘
Acilden içeriye adımını atan herkes, sorunu ne olursa olsun kendini ‘en acil hasta’ olarak görüyor. İlk giren, en hızlı hizmeti bekliyor. Oysa acillerde hastanın aciliyetine göre triaj yapılıyor. Acil olmayan ya da bekleyebilecekler yeşil alana alınıyor. Biraz daha ağırlar sarıya ve en kritik olanlar kırmızı alana ayrılıyor.
Yeşil alandaki hasta, kırmızıdaki kadar hızlı müdahale istiyor. Gökhan, triajın hayati riskin dakikalarla ölçüldüğü bir ayıklama sistemi olduğunu vurguladı:
“Yani muayene odası değil, poliklinik değil, kişisel hız taleplerinin karşılandığı bir alan hiç değil. Böyleyken toplumda triaj, ‘ilk girilen yer’ olarak algılanıyor ve bu da ‘İlk giren, en hızlı hizmet almalı’ beklentisini doğuruyor.
Yeşil alandaki bir hastanın, kırmızı alandaki hasta kadar hızlı hizmet almak istemesi sadece bilgisizlik de değil. Eşitlik ile öncelik kavramlarının birbirine karıştırılması. Herkes eşit değerde insandır ama sağlık hizmetinde herkes aynı öncelikte değil.
Acil servis ve triaj, bunu ayırmak için var. Dolayısıyla mesele sadece ‘acilin ne olduğunu bilmemek’ değil. Mesele, hızın hak, beklemenin haksızlık sanıldığı; triajın mantığının anlatılmadığı; acilin bir ayrıcalık kapısı gibi algılandığı bir kültürün oluşması.”
Gerçek ‘acil’ler beklemek zorunda kalıyor
Gökhan bu değişmeden, ne triajın gerçek işlevini tam yapabileceğini ne de acilleri gerçek anlamda acil hizmeti verebileceğini düşünüyor.
Triaj sırasında sessizce önündeki acil olmayan hastaları beklerken, kalp krizi geçirip hayatını kaybeden hastaların olduğunu anlatan Gökhan şunları söyledi:
“Acil tıp, hız kadar ayıklama işidir. Yoğunluk arttıkça ayıklama zorlaşır, dikkat dağılır ve risk büyür. Aşırı yoğunluk, en tehlikeli sonucunu sessiz ama ölümcül hastalıkların gözden kaçmasıyla gösterir.
En başta kalp krizi gelir. Özellikle gençlerde, kadınlarda ya da ağrısı çok belirgin olmayan hastalarda tablo klasik olmayabilir. Göğüs ağrısı yerine mide yanması, halsizlik ya da çene–kol ağrısı görülebilir.
Kalabalık içinde bu şikayetler ‘bekleyebilir’ diye algılandığında, dakikalar hayati farklar yaratır. İnme (felç) ikinci büyük risk alanı. Konuşma bozukluğu, yüzde hafif kayma ya da geçici güçsüzlük gibi belirtiler, yoğunlukta gözden kaçabilir. Oysa inmede zaman eşittir beyin olduğu için ilk saatler kaçırıldığında geri dönüşsüz hasar oluşur.
Aort diseksiyonu, pulmoner emboli gibi daha nadir ama ölüm oranı yüksek hastalıklar da kalabalık içinde kaybolabilir. Bu hastalar bazen dramatik görünmez; tansiyonu çok düşmemiştir, bilinci açıktır ama içten içe saatli bomba gibidir. Gürültülü ve kalabalık bir acilde bu sessiz sinyallerin fark edilmesi zorlaşır.
Bir de çocuklar ve yaşlılar var. Bebeklerde ciddi enfeksiyonlar, yaşlılarda atipik belirtilerle seyreden hayati tablolar, yoğunlukta ‘birazdan bakılır’ noktasına itilebilir. Bu da en savunmasız grupları en fazla risk altına sokar.
Özetle acil servis yoğunluğu sadece bekleme süresini uzatmaz; hayati hastalıkların atlanmasına neden olur.”
Yarın: İyileşmek için serum taktırmak şart mı?