Alman dışavurumcu ressam Gabriele Münter’in, kahvaltı masasında yalnız oturan bir kadını resmettiği 1934 tarihli tablosu.

Sessizlik. Rüya. Zaman. Ekmek. Duman. Gurultu. Perde açılırken altı kuş, sabahı tarifleyen sözcükleri cıvıldıyordu.
Perde açıldı. Oda aydınladı. Perde kapandı. Oda karardı. Kahvaltı tabakları hazırlandı. Kirliler yıkandı. Kuşlar dallara kondu. Kuşlar uçtu. Çaydanlık fokurdadı. Çay soğudu. İşte günleri böyle geçiyordu.
Yine bir sabaha karşı, masasında oturmuş dışarıyı seyrediyor. Sırtı yıllarca kamburlaşmış. Sayısız sayfa döken takvimlere inat, her günü aynı masada karşılıyor; saçları taralı, kıyafetleri temiz. Onun köşesi. İyiydi. Güzeldi. Fakat masanın diğer ucundaki tabak yıllardır temizdi. Keşke kirlense, diye mırıldandı. Yaşlıydı ve unutmamıştı. Keşkeleri hiç dinmiyordu. Perde her açıldığında, benzer anıları farklı köşelerinden yakalıyordu. Perde kapandığında soğuk ve karanlıktı ev.
Masadaki çaydanlık tek kişi için hayli büyüktü. Üstelik masa yuvarlak, davetkar. Birini mi bekliyor? Alacakaranlığı seyreden bu kadın yas mı tutuyordu; yoksa misafirlerin geleceği bir sabahı mı gözlüyordu? Kırmızı kuş öttü.
Camın ardındaki çıplak ağacın dallarında altı kuş var. Kırmızı kuş tepeye çıkmış, sapsarı yavrularına öğüt yağdırıyor. Bakın, diyor, böyle sabahlarda rüzgara karşı uçmak kolay değildir. Başı bir öğretmen gibi dik. Soğukkanlı. Alt dallara konmuş sarı kuşlar pek heyecanlı. Bir yöne doğru merakla eğilmiş gagalarından okunuyor: Bizler yaşam amatörleriyiz.

Bir ritüel olarak hazırladığı ama hiç dokunmadığı masaya bakarak sessizliği dinliyordu. Alnından başlayıp kaşlarına doğru uzanan yüz çizgilerini görebilmek için sırtına bakmak yeterdi. O da bir zamanlar kırmızı kuştu. Gelgelelim masanın bütün dalları boşalmıştı. Kafasını kaldırdı: Sarı kuşlar yerinde duramıyordu. O an, yıllardır olduğu gibi, aynı yerde, aynı hüznün tellerini tıngırdattı.
Evin etrafı ağaçlarla çevriliydi. Her sabah pencerenin izin verdiği açıdan dışarıya bakarak hafızasının çarkıfeleğini çeviriyordu. Yaşlı kadın bir üst düzey hatırlama memuruydu. Üstelik ne emeklilik yaşı vardı, ne de maaşı. Yalnızca hatırlıyordu. Ormanın ortasındaki evin bu köşesinde zaman kavramı buharlaşmıştı. Bir ‘bir zamanlar’ vardı. Bir de ‘bir zamanlar’ı bulandıran rüyalar. Yaşlı hafıza, oyunlar oynamayı çok severdi. Pencere aralığından sızan soğuk rüzgar uzun uzun ıslık çaldı. Bulutlar geldi, bulutlar gitti. Çay yine soğudu.
