
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Han Duvarları’nın şairi Faruk Nafiz Çamlıbel gençliğinde Mehmet Akif’i ziyaret ettiği bir gün ona şu şiirini okumuş:
Bir kafileyiz ki şadımız [sevincimiz] yok
Şadolmak için inadımız yok
Seyyaresiyiz [gezegeniyiz] feza-yı nazın [naz aleminin]
Bir nokta-yı istinadımız [dayanak noktamız] yok
Dergah-ı bülend-i Kibriyayı [Tanrının yüce dergahını]
Tacize değer muradımız yok
Manend-i ilah perdepuşuz [ilah benzeri perde çekeniz]
Asar [eserler] üzerinde adımız yok.
Şiirin son iki dizesini ise Akif’in Müslümanlığını incitirim diye okumamış. Akif daha sonra bu son iki dizeyi öğrenmiş, Faruk Nafiz ziyaretine geldiğinde, “Şiirinin son beytini o gün bana niçin okumadın?” diye sorup ezberden kendi okumuş:
Mahluka inan olur mu Faruk?
Hallakına [Yaratıcısına] itimadımız yok!
Sonra da “Benim Müslümanlığım bu beyitten rahatsız olmaz” demiş.
Bugün devletin şu ya da bu koltuğunda oturanlara kalsa Faruk Nafiz, elleri arkasından kelepçelenir, kafasına bastırılarak iki büklüm yürütülür, içeri tıkılırdı.
Mehmet Akif de LeMan‘daki karikatürü görse, en fazla, “Benim Müslümanlığım bu karikatürle zedelenmez, İslam da bu karikatürle yıkılmaz” derdi.
LeMan‘a saldırıları kınayan Antikapitalist Müslümanlar da aynı şeyi söylüyor aslında, üstelik bu tutumlarını da Kuran’a, Nisa Suresi 140. Ayet’e dayandırıyorlar:
“Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.”
LeMan‘daki karikatür dinle minle, peygamberle meygamberle alay malay etmiyor, ama ‘Türk Tipi Başkanlık Rejimi’ sultası öküz altında peygamber arıyor, sahibinin yargısı da buluyor tabii -çünkü ihtiyacı var. Savcılığın tutuklama talep ettiği sevk yazısında, karikatürle ilgili şöyle deniyor: “… şehrin bombalanmasından Hz. Muhammed ile Hz. Musa’nın sorumlu tutulduğu…”
‘Adalet’ Bakanı Yılmaz Tunç şöyle diyor:
“Peygamber Efendimizin karikatürize edilmesi ya da herhangi bir şekilde görsel olarak temsil edilmeye çalışılması; sadece dini değerlerimize değil, aynı zamanda toplumsal barışa zarar vermektedir.”
Tartışmalı bir konu bu resim meselesi. Muhammed’in resmedilmesi hiç de yeni bir şey değil. Bilinen belki de en eskisinde (1307 tarihli) İsa eşek, Muhammed de deve üstünde resmedilmiş.
E yine birileri resmedebilir isterse, edebilmeli. Fakat mesele resmetmenin ötesine geçiyor hemen: ‘Alay ettin!’
Eleştiriye tahammülsüzlük bu. Senin dogmanı ben niye kabul edecekmişim? Eleştirebilmeliyim, alay da edebilmeliyim.
Geçen gün HaberTürk’te bu meseleyi çaya kurabiye ediyordu dört konuşmacıyla bir sunucu. Orhan Bursalı karikatürü savundu, LeMan‘ın açıklamasını da vererek. Sunucu Hülya Hökenek şöyle höktü Bursalı’ya:
“İfade özgürlüğü açısından bakıyorsunuz. Kutsallara saygı açısından bakmak gerekmiyor mu?”
Bursalı cevap vermeye fırsat bulamadı, salyaları gözlerinden akmakta olan öbür üç kişiden biri dayanamayıp ağzını açtı…
Kesinlikle ifade özgürlüğü açısından bakılmalı, geri kalan bütün ‘ölçüt’ler sansürdür, sansüre yol açar. Sansür de bütün kötülüklerin yaradanıdır. İfade özgürlüğünü biri kutsala saygı, bir başkası milli duygulara saygı, öbürü milli çıkarların gereği, beriki toplumsal ahenk … diye tırkıtlar, ortada ifade özgürlüğü kalmaz. Düşünün ki, ‘barış’ diyen akademisyenleri ‘terör destekçisi’ diye içeri attı, dışarı attı bu iktidar. Hayır! Doğrudan şiddeti teşvik etmiyorsa, başkasının hakkını kullanmasına engel olmuyorsa her söz özgür olmalıdır; allah kitap peygamber bunun önünde duramaz, duramamalı.
Şu da var (yıllar önce yine bir karikatür vesilesiyle yazmıştım): Her tür eleştiriyi ‘kutsala hakaret’ kılıfına sokmak çok kolaydır ve keyfidir. Kutsala saygı gösterilmesi gerekir, fakat kutsal sahipleri unutmamalıdır ki kutsalınıza saygı göstermem, o şeyi benim için kutsal yapmaz. Sizin kutsalınız nasıl benim kutsal tanımazlığıma hakaret değilse, benim kutsal tanımazlığım da sizin kutsalınıza hakaret değildir. Ben sizin kutsalınıza nasıl saygı gösteriyorsam, siz de benim kutsal tanımazlığıma saygı göstermelisiniz. Yani, saygı gösteriyorum diye susamam, bana susmamı söylememelisiniz.
Cambridge Üniversitesi’nden Ziya Meral “İnsan hakları, dinleri veya düşünceleri eleştirilerden korumak için değildir, bireylerin özgürlüklerini korur” diyor.
İfade Özgürlüğü Derneği’nin kurucularından Prof. Kerem Altıparmak da aynı şeyi söylüyor:
“İnsan hakları hukuku insanların haklarını güvenceye alır, dinleri değil. Şüphesiz, dinsel değerleri hakkında kötü sözler duyan insanlar incinebilir. Ancak, incinme, insan hak ve özgürlüklerinin sınırlandırıldığı anlamına gelmez.”
Herşeyi yasayla koruyamazsınız, yasayla saygı edinemezsiniz… Bunlar işe yaramayan kısıtlamalardır, toplum ahengini asıl bozanlar bunlardır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın kutsalına asla saygı duyamam mesela, duymam; dayatmacılığıyla, nobranlığıyla, gaddarlığıyla, müstebitliğiyle, bir dediğinin bir dediğini tutmamasıyla, masum insanları hapse tıkıp yıllarını, gençliklerini çalmasıyla, kendi kutsalını gözümüze, kulağımıza saplamasıyla… neyine saygı duyacağım onun kutsalının?! Ama Mehmet Akif’in ya da Nazmiye Hanım Teyze’nin kutsalına saygı duyarım, duyuyorum.
Yargıyla bu işi halletmek isteyenlerin diline bakın bir de:
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya: “Bu hayasızlar hukuk önünde hesap verecektir.“
İletişim Başkanı Fahrettin Altun: “Bu hastalıklı zihniyetten hukuk önünde mutlaka hesap sorulacaktır. (…) Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milletimizin yüksek değerlerine ahlaksızca saldıran bu aymazlara fırsat vermeyecektir.”
Bunlar hukuk dili mi yani? ‘Hukuk önünde’ deyince hukuk mu oluyor? Hukukun ne dediğini görmek için Kerem Altıparmak’ın başka bir vesileyle yaptığı değerlendirmesine bir bakın (yukarda linkini verdim). Kararlarını zaten vermişler: ‘hayasızlar’, ‘hastalıklı zihniyet’. Bu dil hukukun dili değil, yargıya talimat dilidir. ‘Toplumsal barış’ı işte bu dille sağlıyorlar yıllardır, manzara hepimizin önünde.
Bu adamlar ‘hayasızlar’ı, ‘hastalıklı zihinler’i cezalandırmak için Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçu’nu düzenleyen Türk Ceza Kanunu 216. maddesine dayanıyor, özellikle 3. bendine. Altıparmak’ın deyişiyle ‘hak ve özgürlükleri değil çoğunluğun dinini güvence altına alan TCK 216/3’ü kaldırmalıyız.
Sansürün, otosansürün yerleşmesine, yeşermesine izin vermemeliyiz, ölüm demektir bu. Bernard Shaw’un sözü kulağımıza çember-küpe olmalı: “Katl, sansürün ekstrem biçimidir.” Evet, öyledir. Sansürlüyorlar, yetmiyor, öldürüyorlar, sansürleyemiyorlar, öldürüyorlar. Sansüre karşı direnmekten daha geri bir savunma hattı olamaz. Eleştiri, alay etme, dalga geçme hakkımızı benliğimiz gibi korumalıyız. Vazgeçemeyiz.
İşte bu yüzden, o karikatür yüzünden LeMan‘ı kınayan Ekrem İmamoğlu‘nu kınıyorum. Öyle ya da böyle sansür isteyenlerin, sansürü savunanların alayına Koçi Bey’in IV. Murad’a seslendiği gibi sesleniyorum:
“Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz.”
Turgut Çeviker’in notu:

Ferruh Doğan’ın benzersiz karikatürü 12 Eylül 1980 darbesini izleyen yıllarda Ankara’da dönemin önemli edebiyat ve gençlik dergisi Yarın’da yayımlanmıştı (Şubat 1982, Sayı: 6). O dönemde de artık karikatür çizmek çok tehlikeliydi; ancak –karikatürün işaret ettiği gibi – çiz(e)memek de adeta intihar idi!
DİLE GELENLER
Bir eleştiri: ‘kimi’ mi, ‘kimisi’ mi?
YKY’nin Ece Ayhan derlemelerini ben de 20 yıl kadar önce okumuş, benzer şeyleri hissetmiştim. Ama mevzuya yabancı kalışımı İstanbul’un taşrasında, herkesin zaten bildiği edebiyat tartışmalarının dışarısında olmama yormuştum. Kitabın editöründen öğrenirseniz yazarsınız herhalde.
Taşrası, dışarısı derken lafı – zamanında ‘içerisi’ hakkında yazdığınız için – ‘kimi’ ve iyelik ekine getireceğim.
Şu cümlenizi birkaç kere okumam gerekti.
“Yazıların ve Ece Ayhan’la yapılan röportajların kimi dergilerde, kimi gazetelerde yayınlanmış.”
İlk okuyuşta (kimi dergiler, kimi gazeteler) cümle yarıda kesilmiş gibi hissettim. Tam cümle olması için ‘yazılar, röportajlar’ denmeliydi sanki.
Tekrar okuyunca (yazıların kimi, röportajların kimi) ‘kim’ diye bir bilmediğim teknik bir terim var mı diye sözlüğe bakma ihtiyacı hissettim.
Burada ‘kimi’ye mündemiç ekle yetinmemeli, bir tamlanan (iyelik) eki daha ekleyip ‘kimisi’ denmeliydi diye düşünüyorum. Ne dersiniz?
Yazının devamında da benzer bir karışıklık (kimi yazar) hissettim:
“Kısacası, kimi yazarın yazdığı gibi bırakılabilecek, biri de kesinlikle bırakılması gereken şeyleri değiştirmişler editörlük diye, ama benim gördüğüm iki hatayı, bir dipnotla düzeltilmesi gereken iki hatayı olduğu gibi bırakmışlar, çünkü fark etmemişler.”
Sözlüklerden ‘kimi’ ve ‘kimisi’ tanımlarını aşağıya kopyaladım. [Bu sözlük alıntısını buraya almıyorum –MAD.]
TDK insan için kullanılır demiş ama öyle olmadığını hem yaygın kullanımdan hem de diğer sözlüklerden biliyoruz. Püsküllüoğlu birinci anlam için, Kubbealtı da ikinci anlam için zamir (ad[ıl]) yerine sıfat dese daha doğru olurdu galiba.
Sorunun temelinde de bu zamir-sıfat karışıklığı var. Kelimenin başta algılanan görevi, cümle ilerleyip bağlam oluştukça değişiyor. ‘Kimisi’ bu ihtiyaçtan çıktı da sıfat değilse hep onu mu kullanmalı, yoksa araya virgül koyup baştan sıfat gibi algılanması mı önlenmeli bilemiyorum. Sertaç Ö. Yıldız
MAD: ‘biri’ ve ‘kimi’de -si takısını gereksiz buluyorum, kullanmıyorum. ‘Kimi’ yerine ‘bazısı’ yazsaydım belki de okurumuz cümleyi iki kere okumak zorunda kalmayacaktı.
Bu nasıl tümce?
Az önce okumaya çalıştığım T24 yazısından bir paragraf:
“35 yıllık yüksek frekanstan yaşanmış iş hayatımda en yakıcı patron hataları olarak insan seçimlerinin ne kadar hassas denge üzerinde olduğunu yıllardır yaptığı işin karakteristiği olarak gözlemleyen biri olarak en yakıcı patron hatalarını büyüteç altına alalım istedim:”
Şimdi bu nasıl tümce?
Yazım hatalarına girmeyeceğim, göz kanatıcılar. Bunca zaman yöneticilik yapmış birinin (Süheyl Aygül) yazdıklarını okumaması kadar T24’te bunları düzeltecek personelin olmaması da acıklı. Şu an ülkedeki genel manzarada bu boşvermişliğin, özensizliğin, yapılan işe saygısızlığın, biraz da kibrin payı var bence. Sen ne dersin? Nuray Tülek
OYUN
Bu haftaki oyunu okurumuz Mesut Ergün gönderdi. Çıta 50’de.

Geçen haftaki Bulmaca‘nın çözümü:

Bu da okurumuz Mesut Ergün’ün çözümü:
