ECE PİROĞLU
ecepiroglu@diken.com.tr
@EcePIROGLU
Bu anlatılan, Onat Kutlar’ın ‘O aşk, ateş ve anarşi günleri’ diye tarif ettiği 1968’in Türkiye’sinde kültürel değişimin mekanı olarak anılan Türk Sinemateki’nin hikayesi…

42’nci İstanbul Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ‘Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri’, ‘sinemaya bir ömür adamak nedir’ sorusuna güzel bir özet sunuyor.
Fransız Kültür Merkezi’nde cuma düzenlenen ilk gösterimi belgeselde tanıklığına başvurulan isimlerle birlikte izledik. Film ekibinin de katıldığı gösterim, yer yer tebessümün, yer yer gözyaşlarının eşlik ettiği bir seyir oldu.
Henüz 20’li yaşlarının başındayken yazdığı ‘İshak’ adlı öykü kitabıyla dünyaca üne kavuşan Kutlar, 1961’de felsefe okumak için gittiği Fransa’da sinematekin kapısından girip sinemaya aşık olmasa ve tutkuyla bağlanmasaydı belki de onun adından bugün yalnızca ‘dünyaca ünlü edebiyatçımız’ olarak söz edecektik.
Filmde, öyküleri okurun içinde bir bıçak yarası gibi derin izler bırakan kalemin sinema aşkının nasıl edebiyatın önüne geçtiğini izliyoruz. Edebiyattaki muazzam başarısını elbette sinemada da gösteriyor Kutlar.
Adnan Özyalçıner, Cevat Çapan, Atilla Dorsay, Giovanni Scognamillo, Burçak Evren, Jak Şalom, Rekin Teksoy, Hülya Uçansu ve Vecdi Sayar gibi sinema tarihimize unutulmaz katkılar sağlamış isimler o günleri anlatıyor…
Fransız sinematekiyle tanışan Kutlar, ‘bizim neden bir sinematekimiz olmasın’ diyor ve kendisine yardımcı olması için sinematek başkanı Henri Langlois’nın kapısını çalıyor. Ancak Kutlar’dan önce Langlois’yla görüşen bir başka Türk daha var. Şakir Eczacıbaşı…

İzmir’de doğan ve sekiz yaşına kadar orada yaşayan Langlois, Eczacıbaşı’na “Muhakkak sinematek kuracaksın. Türkiye’ye yazık oluyor, sinemateksiz filmcilik kurulmaz” diyerek ilk fitili ateşliyor. Eczacıbaşı, bu fikri düşünürken, 1964’te kapısını Onat Kutlar çalıyor ve “Siz sinematek kurmak istiyormuşsunuz, niçin derhal başlamıyoruz” diyor. Ancak Eczacıbaşı, Kutlar’ın genel sekreter olması şartıyla bunu kabul edeceğini söylüyor ve hemen o gün oracıkta sinematek serüveni başlıyor.
1965’te Kutlar ve bir grup aydın tarafından kurulan, Türkiye’nin sinema kültürüne sağlam temeller atan Türk Sinematek Derneği beklenenin üzerinde müthiş bir ilgi görüyor, dünyanın dört bir yanından sanat filmleri ilk kez burada gösteriliyor. ‘Yeşilçam’ ve ‘Hollywood’ sinemasından başka bir şey görmeyen Türk izleyicisi Sovyetlerden, Polonya’dan, İspanya’dan ve hatta Afrika’dan filmleri ilk defa sinematekte izliyor.
Sinematek sadece film göstermekle kalmıyor, aynı zamanda entelektüel bir film kültürünün ortaya çıktığı ve yeni nesil sinemacıların yetiştiği bir ‘okul’ haline de geliyor. Öyle ki bugün sinemayla uğraşan sayısız yönetmen, senarist ve eleştirmen o kapıdan geçip gelenler…
Sinematek müthiş bir canlılık getiriyor ülkeye ama tabii ki süreç kolay işlemiyor. Maddi imkansızlıklar ve sansür en büyük zorluklar olarak karşılarına çıkıyor. Tüm bunlara karşın sinemateki yaşatmak için büyük bir çaba gösteren isimlere bu kez de ‘içerden’ bir ses yükseliyor. Yeşilçam’ın dev yönetmenleri ‘sinematekçileri’ Batı’nın kültürel emperyalizmini yaymakla suçluyor ve tepki gösteriyor. Şiddetli tartışmalar yaşanıyor…
Gönlünü edebiyattan sinemaya kaydıran Kutlar da bu sürede ‘Yusuf ile Kenan’, ‘Hazal’, ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ adlı yurt dışı ve yurt içi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına imza atıyor.

Her türlü imkansızlık içinde farklı dünyaların hikayelerine alan açan sinematek, 12 Mart muhtırasında ‘Rus filmleri bulunduğu’ gerekçesiyle kapatılmak istense de yoluna devam ediyor. Ta ki, 12 Eylül 1980’den sonra darbeciler tarafından kapatılana dek…
Aşk bir kere yüreklere düşmüş yoldan dönmek, vazgeçmek olmuyor. Aynı ekip, aynı heyecanla önce Sinema Günleri’ni ardından İstanbul Uluslararası Film Festivali’ni yürütüyor. Böylece sinematek zamanla bu yıl 42’ncisi düzenlenen İstanbul Film Festivali’ne dönüşüyor.

Ve filmin sonu… 30 Aralık 1994’te The Marmara Otel’de PKK’nın bombalı saldırısında ağır yaralanan Kutlar, 11 Ocak 1995’te hayatını kaybediyor. Ben Kutlar öldüğünde henüz hayatta değildim ama onun gibi katledilen aydınlarımızın hikayelerini dinleyerek bize miras bıraktıkları eserleri okuyarak büyüdüm. Bu filmin yaratıcıları da (yönetmen Önder Esmer, Kurgucu Tuvana Simin Günay, Yapımcı Matthias Kyska) benim gibi Kutlar’ı hiç görmemiş, onu kitaplarıyla tanımış insanlar…
Bu film, bugüne kadar bir Onat Kutlar ya da sinematek belgeseli yapılmamış olması dolayısıyla ortaya çıkan bir eser. Yönetmeni Esmer’in de dediği gibi “Keşke bizden çok daha önce belgeseli çekilseydi de Ülkü Tamer’in, Şakir Eczacıbaşı’nın, Hüseyin Baş’ın da düşüncelerini dinleyebilseydik.”
Film, İstanbul’un ardından festival yolculuğuna devam edecek.