TOLGA AKYILDIZ
@takyildiz
Pandemi öncesi Türkiye müzisyeninin yeni ezberi şu şekildeydi:
“Şarkılarımı yaparım. Bir yapımcıyla anlaşabilirsem, dijital mecralarda kendimi tanıtırım. Hatta para alabilirsem güzel bir video çeker YouTube’a koyarım. Şarkıların şansı yaver giderse öne çıkarım. Bir sosyal medyacı; iyi de bir menajer bulursam bol bol konser verir refaha kavuşurum…”
Peki kazın ayağı tam olarak öyle miydi?
Değildi ama kimsenin bunu idrak etmeye vakti olmadı. Pandemi inme gibi geldi. Konserler hayal oldu. Şarkılarının dijital yayın haklarını, sadece konserden kazanma umuduyla yapımcı şirketlere devredenler ve dünyalığını yapmış az sayıdaki star müzisyenin arkasında ya da gününü kurtarmak için bir başına ekmek mücadelesi verenler başta; koskoca bir sektör sonunda ışık görünmeyen bir karanlığa düştü. Para da bitti para kazanma umudu da.

Google’a gömüldüler
Kimi müzik işçileri öylesine çaresiz hissetti ki ölüme yürüdü. Ekonomik nedenlerle yaşanan müzisyen intiharları birer sosyal medya paylaşımı olup Google’a gömüldü. Ayakta kalma çabasıyla kimileri enstrüman sattı kimileri müzikten caydı. Devletin verdiği üç beş kuruş desteği almak için bile çalgılı türkülü videolar çekmeye; işlerinin müzik olduğunu, birer müzik işçisi olduklarını kanıtlamaya zorlandılar. Başaranlar; o kuruşları anca taksitle aldılar. Sayısız canlı müzik mekanıysa bir daha açılmayacak şekilde kapandı.
Ama o zifiri karanlık günlerde apaçık ortaya çıkan kimi gerçekler vardı.
Müzik emekçileri kayıt dışı bir çalışma hayatına önce mecbur sonra terk edilmişlerdi. Kİmse onları sigortalı çalıştırmak istemedi. Kendi namına çalışıp SGK primi ödemek gibi bir seçenek mümkün olsa da Türkiye koşullarında bu, ancak ‘zengin‘ müzisyenlerin işiydi. Güç bela karnı doyan çoğunluğun gücü buna yetmezdi. Yine de suçlandılar. “Biz sizin müzisyen olduğunuzu nereden bilelim, vergi mi ödüyorsunuz da yardım bekliyorsunuz” denildi onlara.
Güçsüz çünkü örgütsüz
MESAM, MSG, MÜYORBİR gibi telif örgütlerine üye olan eser hak sahiplerinin en azından müzisyen olduklarını ispat etme kaygıları olmadı. Eser sahipliğinden doğan hakları koruyan, toplayan, bir şekilde dağıtan meslek örgütlerinin esas işinin müzisyenin mesleğiyle ilgili dertlerine derman olmak olmadığı anlaşıldı. Kısacası aslında müzisyenler örgütlü değildi.
Dijital ekonominin adeta kostümlü provası olan pandemi, dönüşümü hızlandırmıştı. Müzisyenler kimi acı gerçeklerle yüzleştiler, ‘açlıkla terbiye oldular’. Yani kimsenin dönüşüm falan düşünecek hali kalmamıştı. Yasakların kalkması ve eve ekmek getirecek kadar çalışabilmekten ötesini düşünemiyorlardı. Derken pandeminin alevli döneminin sonuna geldik.
Kademeli serbestlikle teker teker açılan işyerleri arasında pandemi öncesi hallerini mumla arayanlar da vardı. Müzikli mekanlar; ruhsat kapsamları ne olursa olsun, kalıcı bir müzik yasağına mecbur bırakıldılar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gerekçesi gayet açıktı: “Kusura bakmasınlar. Gece, kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yoktur.” Elbette sosyal medyadan tepkiler yağdı, ama hepsi o kadardı.
İster salgın, ister afet, ister kısa süreli yas ilanı, ister üç beş şikayet; en önce yasaklanan, engellenen, susturulan müzik ve müzisyen olmuştu hep. İktidar nezdinde ‘hoş karşılanmayan’ ya da ‘kara liste’de olan müzisyenler öteden beri vardı. Verdikleri destek, söylemdeki birlikle AKP iktidarının yanındayız, yandaşıyız diyenler de olduğu gibi. Ama bu ayrımın altı hiçbir zaman bu denli net çizilmemişti.

2022’ye geldiğimizde pandemisiz konser yasaklarını da gördük. Melek Mosso, İlkay Akkaya, Niyazi Koyuncu, Apolas Lermi, Ara Malikian, Aynur Doğan hatta K-pop’çu Mirae (Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde Türkiye’ye geldiği halde sosyal medyada bazı kesimler tarafından grubun ‘eşcinselliği yaymayı misyon edinmiş’ bir grup olduğu söylendiği için) gibi isimlerin konserlerine; kimi konaklamalı ve alkol satışı olan festivallere, üniversite bahar şenliklerine; LGBTİ’ye açıktan destek verenlere ‘yasal‘ engeller üreten siyasi otorite, görünüşte bir kısım oy potansiyeline sempatik görünmeyi tercih etmişti. Ancak işin esası, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un 2018 yılında söylediği “Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek” sözlerindeki kadar açıktı.
CHP Grup Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu’nun konuyla ilgili Meclis’te verdiği soru önergesine cevaben İçişleri Bakanı Süleyman Soylu; 2022 yılında; 13’ü kamu güvenliği, halk sağlığı ve sabotaj ihtimali; 6’sı da kamuoyu tepkisi ve lojistik nedenlerle olmak üzere toplam 19 etkinliğin iptal edildiğini açıkladı. Ama yaptığı şu sosyal medya paylaşımıyla bu iptallerin ne tür bir algı yaratmak amacıyla gerçekleştiğini açıklıyordu: “Festival adı altında bir dizi sahtekarın gayrikanuni olarak yapmak istediği hiçbir organizasyona devlet izin vermez!”
Bardağın dolu tarafı!
Kültür ve Turizm Bakanı Nuri Ersoy; yasaklanan konser ve festivallerle ilgili “Biz zaten ismimiz gereği Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak mümkünse hiçbir yasağın olmaması taraftarıyız. Bazen bölgesel olarak bazı hassasiyetler oluşabilmekte. Bu hassasiyetlerden sonra da valilikler, kaymakamlıklar veya organize edenler iptallerde bulunabilmekte. Türkiye’nin dört bir yanında festivaller iptale ediliyor denilince, ben de İçişleri Bakanı’ndan rakamları istedim. Ekim sonrası 5 bin tane etkinlik gerçekleşmiş, bunun yaklaşık olarak 20 tanesi iptal olmuş. Bunun da 13 tanesi kaymakamlık, valilik ve 7 tanesi organizatörler tarafından olmuş” dedi.
İptal karar ve gerekçeleri izaha muhtaç görünse de aslında her şey apaçık ortadaydı.
Sabotaj ihtimalini engelleyip kamu güvenliğini sağlamak İçişleri Bakanlığı’nın yetki ve sorumluluğundayken, halk sağlığı ya da lojistik gibi nedenlerin direkt, ani veya toptan yasağa gerekçe olması akıl ve hukuk dışıyken; sosyal medyada özenle bir kamuoyu tepkisi varmış algısı üretilirken, bu kararların siyasi olmadığını düşünmek ahmaklık olmaz mıydı?
Bu ayın başında Kültür ve Turizm Bakanı’nın; alt metni ‘5 binde 20 etkinlik önemli değil, bardağın dolu tarafına bakın’ olarak özetlenebilecek sözleriyse ‘Hiçbir yasağın olmaması taraftarıyız ama olacak bunlar‘ diyen ana fikriyle net bir mesaj barındırıyordu.
Seçimden sonra her şey yoluna girer mi?
“Önümüz seçim, sonrasında her şey yoluna girer” diyenlerdenseniz bir kez daha düşünmenizi rica ederim. Çünkü geçtiğimiz 20 yılda kültür-sanat alanında muktedir olamadığını itiraf eden siyasi iktidar; bunun nedenlerini anlamak yerine yerlilik ve millilik hamaseti ya da örf, adet, inanç hassasiyetleri üzerinden bir baskı uyguluyor. Ve bu siyasi anlayış; seçimi bir kez daha kazanırsa atacağı makro adımların provasını tam da bugün yapıyor.
Esas anlaşılması gerekense şu: Seçimi kim kazanırsa kazansın memleket gül bahçesine dönmeyecek. Müzik sektörü çalışanlarının da bir an önce örgütlenmeleri, haklarını aramaları gerekiyor. Aksi halde ‘2023 daha kötü bir yıl olacak’ demek istemiyorum ama daha iyi bir yıl da olmayacak.
Tolga Akyıldız gazeteciliğe 1987 yılında Hey Dergisi’nde başladı, birçok dergi ve gazetede yazar ve yönetici olarak çalıştı. İST Dergisi Yayın Danışmanı ve Karakarga Yayınları dizi editörü. Kurucusu olduğu müzikmentor bünyesinde müzik ve eğlence dünyasına proje tasarlayıp uyguluyor, yapım yönetmenliği ve müzisyenlere stratejik kariyer danışmanlığı yapıyor.