
Cumhuriyet’ten bir yıl önce, 1922’de I. Abdurrahman kurmuş. Yaşlanınca oğlu I. Cemal’e bırakmış. O da oğlu II. Abdurrahman’a devretmiş. Şimdi de II. Abdurrahman’ın oğlu II. Cemal ile torunu III. Abdurrahman işin başında. II. Abdurrahman canı isterse rakı içmek için uğruyor, ki ne saadet, o gün de oradaydı.
Dile kolay, 104 yıl… Beş kuşak… Anadolu’da bu kadar uzun soluklu başka meyhane var mıdır, bilmiyorum. Baştan söyleyeyim, işlerini de hakkıyla yapıyorlar. Hatta daha önce bilseydim, Bodrum’a gidiş gelişlerimde yolumu değiştirir, mutlaka uğrardım. Öyle de yoldan çıkaracak bir yer.

Burası Eskiçine’de Balıkçı Abdurrahman Öz meyhanesi. Şimdi köyün anayolu olan eski Muğla-Aydın karayolu üzerinde, işgal sırasında İtalyanların yaptığı köprünün başında, hem de Çine Çayı kenarında. Balıkçı unvanı, çayın balıklarından geliyor.
Hüseyin (Sami Çelik) sayesinde haberdar oldum buradan. Bir sonraki yarışa geldiğimde beraber gitmek için sözleştik.
Her şeyi son ana bırakan ben, bir ay önceden plan yaptım. Hüseyin öyle önerisi dikkate alınmayacak biri değil. Bodrum’un -bana göre- en şahane mekânlarından birinin, Moya’nın kurucusu ve sahibi.
Dostluğumuz eskiye, İstanbul’a dayanır. Tanıştığımızda bir bankanın yatırım kuruluşunun başındaydı. Kurumsal hayatı bırakıp meyhaneci oldu. Önce İstanbul’da ortak arkadaşımız Yüksel’le (Akgül) Karaköy’deki Galatalı’yı açtılar. Bir otelin terasında, nefis bir manzarası vardı, enfes de bir mutfağı. Bina otel olmaktan çıkarılıp boşaltılınca kapandı maalesef. Hüseyin de memleketine, Bodrum’a yerleşip Moya’yı kurdu. Hem arkadaşı olarak hassasiyetini, hem de müdavimi olarak istikrarını bildiğim için gönül rahatlığıyla övgü hakkımı kullanabilirim.
Şarap kavı benim diyen yerle yarışır; özel ilgi alanı. Rakı için muhteşem mezeleri var. Mutfağın başındaki Tuncay’ı da iyi bilirim. Ama tabii ki bu bir Moya yazısı değil, yola düşelim.
Bu sene Tirhandil Cup trofesinin son ayağını eda ettikten sonra yola çıkıp 16:00 sularında ulaştık hedefimize. Doğan’la mekânda buluşacağız.
Çine’ye 6-7 kilometre mesafedeki Eskiçine’deyiz. Eskiden burası merkezmiş, şimdiki Çine buraya bağlı Kıroba Köyü’ymüş. Kıroba’da yerleşim ve nüfus artınca merkez oraya kaymış, ismi Çine olarak değişmiş.
Buralar mitolojinin ana sahnelerinden… Apollon’un, Kral Midas’ın ve Marsias’ın yolları burada kesişmiş, Çine Çayı Apollon’un zulmüne uğrayan Marsias’ın göz yaşlarından oluşmuş. Meyhanemizin hikâyesi de o gözyaşı deresine, o deredeki balıklara dayanıyor.
Biz daha masamıza yerleşmeden Doğan da (Yörük) geldi. Doğan, Çine’nin yerlisi. Ankara Hukuk’u bitirir bitirmez dönmüş memleketine, 42 yıldır faal avukat. Ataları 1800’lü yıllarda gelmiş. Baba tarafı Sarıkeçili Yörüklerinden, anne tarafı Rodoslu. Tam bir beyefendi.

Masaya oturmadan hem mekânı hem çevresini şöyle bir dolaştık. İki katlı meyhanede iç içe geçmiş salonlar, etrafında da güzel havaların tadını çıkaracağınız geniş bir bahçe var. Biz girişteki salondan geçilen sağdaki salona geçtik, meze dolabının bulunduğu esas salona da bizim bulunduğumuz salondan geçiliyor. Üst kata arkadaki merdivenden çıkılıyor. Matruşka gibi.




Tuvaletler dışarıda, ayrı bir bina. Erkek tarafında iki pisuvar, biri alafranga diğeri alaturka iki kabin var. Eski ama tertemiz. Kadın tarafının da en az burası kadar temiz olduğuna eminim. Zaten dükkânda sürekli bir temizlik faaliyeti var.
Köprüden de geçip döndük masamıza…

Meze dolabı zaten kendini anlatıyor, Doğan da teyit etti, “Haftada iki üç gün gelirim, her şeyleri hep taze ve lezzetli. Et de var balık da. Çine köftesini en iyi yapan yerlerdendir.”

Bu gece nasıl olsa buralıyız, birbirimizi de biliriz, 100’lük gelsin, sonrasına bakarız.

Meze seçme işi biraz zor, dolapta hepsi vaatkâr 20’yi aşkın meze var. Gömme turşuyu özellikle tavsiye ettiler. Kuru börülce, atom, yoğurtlu semizotu, taze bakla, acılı ezme, patlıcan salatası, pancar… Ben yarımşar demiştim. Karacaotlu çökelek, bol zeytinyağlı zeytin ikram zaten. Bazlamayı yağa bandırıp çökeleğe daldırınca al sana sade ama nefis bir lezzet. Ama durun, esas gömme turşudan bahsedeyim.
Bayılırım böyle sade lezzetlere. Mangalı yakar yakmaz üstüne atıp közledikleri patlıcanı sarımsak, limon suyu ve zeytinyağıyla eze eze karıştırarak yapıyorlarmış. Suyuna kaşık daldırmalara doyamadık, pek güzel bir rakı eşlikçisi. Cibalikapı tepsisinde görürseniz şaşmayın, izin aldım. Aynı sosu pancara da uygulamışlar.
Geldiğimizde baba Abdurrahman (Öz, 67), meze dolabının önündeki masada üç arkadaşıyla rakı içiyordu. Sağ olsun masayı bırakıp ilgilendi bizimle.
“Dedem Abdurrahman, bakımından sorumlu olduğu eski tahta köprünün başında bir yandan da tuttuğu balıkları satarmış. İtalyanlar yeni köprü yapınca, 1922 yılında, burada balık pişirmeye başlamış. Babam dedemin yanında, ben onların yanında başladım bu işe. Şimdi oğlumla torunum işin başında. Çine Çayı kirlenmeyen ender akarsulardan. Balıklar çay balığı. Harlı ateşte bol yağda pişiririz.”
Oğul II. Cemal (44) geldi de kurtardı babasını bizden. O da tam bir muhabbet erbabı. Doğan söyledi, her gün neredeyse bir 100’lük devirirmiş. Rakı teklifimizi henüz erken olduğu için geri çevirdi ama ilerleyen saatlerde dördüncümüz oldu.

Bu arada Cemal’in oğlu III. Abdurrahman da selam verip içeri geçti. Meğer erken ayrılmış, aile fotoğrafı çektirirken yoktu.
Köfte geldi, pek leziz. Çine köftesini Tahsin Işık ve babası 1900’lü yılların başında icat etmiş, 1930 yılında da ilk köfte lokantasını açmış. Tahsin Işık, köftenin sırrını öyle herkese vermemiş. Ondan el alanların sayısı 50’yi geçmez deniyor. Bunlardan biri de bizimkiler. Biz de bu sırra II. Cemal sayesinde vakıf olduk.

“Köfte yüzde 75’i dana, yüzde 25’i düve etinden yapılır. Kimyon, tuz, soğan. Et kaliteli olacak, kendin elle uzun yoğuracaksın.”
Çine’de sıra sıra köfteci var. Bazıları makinede yoğuruyormuş, öyle olmazmış. Bildiğim bir şey değil, beni aşar. Yerim, polemiğe girmem. Pek lezzetli.
Yumurtalı kedirgen de geldi. Yabani kuşkonmaz. Tilkişen de denir. O da ayrı güzel.
Doğan maestro gibi sofrayı yönetti, bize de keyfini sürmek kaldı tabii.
Sıra balıklarda. İki çeşit.
Cemal, 20 yıldır işin başında. Balığı gerektiğinde kendisi tutuyor. Yukarıdaki Adnan Menderes Barajı’nı besleyen akarsulardan. Küçük balığa gümüş deniyormuş, büyüğü bildiğimiz sazan. İkisi de lezzetli, sazanın kılçıkları malum ama.

Gümüş çıtır çıtır. Başı, kuyruğu, kılçığı hüüp. Biraya da iyi bir yancı olur.
Ekiple, fotoğraf çektirirken tanıştım. Feridun bey (Karanfil 43), 1998’den beri burada. Mutfakta, serviste, her yerde. Çineli.

Memduh bey (Koşar 50), yedi yıldır mutfağın başında. Mesleğe 13 yaşında Antalya’da başlamış. O da Çineli.
Bir başka Çineli Volkan bey (Barış Çamcıoğlu, 23,) dokuz yıldır meslekte, üç yıldır burada serviste.
Erdem bey (Yıldırım, 34), servise bakıyor. 1,5 yıldır burada, 15 yıldır meslekte. Çineli.
Reşat bey de (Aydın, 57) Çineli. Bulaşıkhanenin başında.
Sezgin bey (Taşkıran, 55) 40 yıldır mutfakta, 1,5 senedir burada. Evet, o da Çineli.
Bizim şişe bitti. II. Cemal’in rakı saati gelmişti, biz daha sipariş veremeden şişesinden ikram etti. Muhabbet pek şahane ama kimseyi de esir etmeyelim; kaç saattir oturuyoruz.
Hesap. Ödeyemezmişim. Daha geçen ay planı yaparken prensiplerimi söylemiştim; hesabı ben ödemeliydim. Ama burada Doğan’ın sözü geçiyor, ödeyemedim.
Neyse ki fiyatları sormuştum. Bira 170, 35’lik rakı bin 250, mezeler 170-180, köfte 400, çay balıkları 400, kızartma 200, kalamar, karides 650’şer lira.
Ramazan, kandiller, İslami bayramların birinci günleri kapalı.
Her gün 11:00’de açılır, 12:00’de de servis başlarmış. Son müşteri gidene kadar…

Çine’ye geçip Beyaz Dolphin Cafe & Bar’a uğrayıp birer bira içtik. Burada Doğan’dan bile hesap almadılar. Ama rakı için de geleceğim buraya. Çine’nin eskilerindenmiş. Arkada bahçesi var.
Çine, sırtını Madran Dağı’na dayamış. Fransızlar buradaki su kaynaklarına talip olup analiz yaptırmışlar, dünyanın en kaliteli sularından biri çıkmış. Büyükbaş hayvancılıkta da merkez. İki büyük entegre tesis var. Doğan bir ara belediye başkan vekiliydi, memleketinin ekonomisini, yer altını, üstünü iyi biliyor. Çineli olmak ne büyük nimetmiş meğer…
***

Geçenlerde yine Reha’yla (Oytum Özkanoğlu), bahçelerini ziyaret için Kırklareli’ne gittik. Büyükmandıra’ya uğrayıp rakı içtik tabiatıyla. Daha önce gidip de yazdığım Serkan’ın Yeri el değiştirmiş, Faruk&Tansel Et&Balık Restaurant olmuş. Kalabalıktı. Aman el değiştirsin, kapanmasın da…