
MURAT SEVİNÇ
Şimdi anlatacağımı daha önce de yazmış olabilirim, hatırlamıyorum…
Milattan önce bir tarihti, Ankara Üniversitesi’nde rektör seçimi yapılacak, Nusret Aras devri sona erecek. Adaylardan biri, yıllar sonra Türkiye tarihinin en büyük üniversite tasfiyesini (bir üniversitedeki) gerçekleştirecek ve rejim tarafından ödüllendirilerek Etik Kurul’a üye atanacak olan, İbiş.
Diğer adaylardan biri tıp hocası, çok parlak ve arkadaşımızı hayata döndürdüğü için ömür boyu minnet duyacağımız bir cerrah, Tümer Çorapçıoğlu. İkincisi, Ziraat Fakültesi’nden Cemal Taluğ. Başka adaylar da var ama pek iddialı değiller.
Biz, Mülkiye’den altı-yedi asistan (en yaşlıları benim, kıdemli asistan), iki rektör adayıyla görüşmeye karar verdik, ona göre destekleyeceğiz ya da desteklemeyeceğiz. Nasıl bir özgüven, şaşırtıcı değil mi, çünkü oy hakkı olmayan asistanların desteğinin önemli olduğu kanısındayız ve çok haksız da değiliz. Böyle bir ‘asistanlık’ vardı, asistanları kurumun en değerli bileşeni sayan, ‘akademinin fidanlığı’ kabul eden deneyimli hocaların çalıştığı yıllar. Hâlâ var kuşkusuz, ancak bu sürat, rekabet, güvencesizlik ve yayın çılgınlığı devrinde ‘fidanlık’ kabulü geçmişte kalmış gibi, uzun hikâye.
Çorapçıoğlu ve Taluğ’dan randevu aldık. İbiş’ten almadık, zira onu biliyorduk, Nusret Aras’ın yardımcılığını yapmıştı, hakkında bir fikrimiz vardı, ‘kazanmaması gereken şahıs’ kategorisindeydi bizim için. Önce Çorapçıoğlu’na gidip konuştuk, sorularımızı sorduk, yanıtladı, çayımızı içtik, binadan ayrılırken içimiz rahat değildi, iyiydi hoştu da ‘fazla tıpçıydı.’ Bu ifademi, üniversitesinde tıp fakültesi olup rektörü de oradan seçilmiş bir sosyal bilimci değilseniz, anlamanız pek kolay olmaz, geçelim.
Ardından Cemal Taluğ’a gittik, İki saat kadar kalıp sorularımızı yönelttik, çayımızı içtik. Binadan ayrılırken herkes biraz tuhaf hissediyordu. Taluğ, o meşhur sözün Türkçesiyle, ‘gerçek olamayacak kadar iyiydi’ ve bu kez huzursuzluğumuzun kaynağı buydu. Birkaç arkadaşa hüzün çöktü ve “Çok iyi adam, kazanamaz” dediler. Her neyse, o günden sonra, kendi adıma konuşayım, seçime dek Taluğ propagandası yaptım. Bunu, “Taraf tutmak doğru olmaz,” diye düşünüp yapmayanlar da oldu.
Birkaç gün sonra, fakültenin ‘profesör doktorlarından’ biri geldi yanıma, kıdemli asistanım ya, o yüzden muhtemelen. Profesör doktorun başat özelliği, dikkate değer bir özelliğinin olmamasıydı. Müteahhit kılıklı, kim olduğundan bağımsız iktidar yandaşı olanlardandı. İktidar sevenlerden. Nitekim hâlihazırdaki rektörün de baş işbirlikçilerinden. Anlayacağınız, ortalamayı temsil eden bir figür. “Murat, adaylarla konuşuyormuşsunuz,” dedi. “Evet, iki adayla görüştük,” yanıtını verdim. “Peki neden Erkan İbiş’le görüşmüyorsunuz, onunla da konuşsanıza,” deyince, burada yazmanın pek doğru olmayacağı bir yanıt verdim ve Taluğ’u çok sevdiğimizi söyledim. Bunun üzerine, Mülkiye profesör doktoru tepki göstererek şu cümleyi kurdu: “Ya bırak Allah aşkına, o kibarlıkla rektör filan olunmaz, gitsin Norveç’te rektörlük yapsın arkadaş.”
Nasıl, sizce de harika değil mi? Bir profesör doktorun ‘uygarlıktan’ korkusu. Allah korusun, ya ‘Norveçli gibi biri’ rektör seçilirse, ne yaparız, düşman başına.
Tıp Fakültesi birkaç aday çıkardığı için oyları bölündü ve sonunda mucizevi bir biçimde Cemal Taluğ kazandı. Yalnız, bir akşam, Abdullah Gül’ün İbiş’i atadığını duyduk, ancak karar değişti herhalde ve Gül, Taluğ’u atadı. O bir-iki günde ne olup bittiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Az kalsın, ‘insan gerçekten hayret edecek’ idi!
Her neyse… Hocamın ifadesiyle, “Kırk yıldır ilk kez Mülkiye’yi seven” bir rektörümüz olmuştu. Taluğ’un hata ve beceriksizlikleri vardı, şu bu, her şey dört dörtlük değildi, ama hakikaten ilk kez çalışanına ‘amir’ pozları takınmayan ve eşitlikçi ilişkisi kuran, medeni bir yönetici görmüştük. İyi, samimi bir sosyal demokrattı.
Bir sonraki seçimde İbiş yeniden aday oldu ve bu kez kazandı. Seçimin akşamında artık emekli olan Hocam arayıp sonucu sordu, söyledim, hiç şaşırmadı ve üzüldü, şöyle dedi: “Cemal Bey bizim üniversite için tarihsel bir sapmaydı zaten, sonunda bu hatadan dönülmesi yerinde olmuş, bekliyordum.”
İbiş, solculardan da hiç fena oy almadı, en hararetli destekçilerinden biriyse, CHP’ye vekil oldu. Bir akşam yemeğinde sohbet ettiğim ‘hayli solcu’ bir meslektaşım, İbiş-Taluğ karşılaştırması yaparken sinirlenip “Bırak Allah aşkına, ben İbiş’i destekliyorum kardeşim, yönetici dediğin masaya yumruğunu vurmalı,” nevi bir şeyler söyledi.
Şimdi, defalarca sorduğum soruyu yineleyip ardından Kemal Kılıçdaroğlu ile bitirmek istiyorum: Böyle bir parti, hangi niteliklere sahip bir toplum ortalamasını bunca sene yönetebilir? Sağıyla, soluyla yanıt aramak gerekir.
Kılıçdaroğlu’nun adaylık ihtimali ve eğer olursa adaylığı üzerine çok yazılır çizilir, ben de sonra yazarım, burada uzatmayacağım. Daha önce, hem tarihsel hem güncel gerekçelerle, “muhalefet bir sürahiyi aday yaparsa, o sürahiye oy veririm” diye yazmıştım, görüşüm değişmedi. Bir oyum var ve onu muhalefetin adayına vereceğim. Eğer Kılıçdaroğlu aday olursa ve kazanırsa (ki neden olmasın) çok sevinirim, çünkü adı geçenler içinde en çok onu seviyor, devlet başkanlığı konumunu hem hak ettiğini, hem de zorlu bir geçiş sürecini diğerlerinden daha iyi yürüteceğini düşünüyorum.
Aday mı önemli yoksa program mı, ikisi birden mi, adayın etnik-dini kimliği ne kadar belirleyici olur, bizim ‘millet’ oy verir mi vermez mi, bizim millet kimdir, ‘bizim milleti’ bu denli iyi tanıyanlar bunu nasıl başarıyor, Kılıçdaroğlu’na karşı olan CHP’liler neden karşı, hizip mi yoksa köken mi, ikisi birden mi, ‘beşli çete’ en çok kimden rahatsız, neden, Kılıçdaroğlu seçilirse şimdiki vaatlerinin ne kadarını yerine getirebilir, izin verirler mi, suçlular yargılanır mı, Kılıçdaroğlu’nda bir türlü görülemeyen ‘yönetim becerisi’ AKP’lilerde yirmi yıl nasıl görülebildi, Kılıçdaroğlu hakikaten hep seçim mi kaybetti, o seçim kaybederken diğerleri ne yapıyordu, Kılıçdaroğlu on iki yıldır yalnızca seçime mi girdi, başka bir şey yapmadı mı, hataları nedir, sevapları nedir, hakikaten demokrat mıdır, yoksa parti içinde astığım astık mıdır vs… Sabaha kadar soru sorulabilir ve tartışılabilir…
Buna mukabil yazının konusu bunlar değil. Kılıçdaroğlu’nun adaylığına şu ya da bu gerekçeyle karşı olunabilir, hayati, genel seçimden çok bir rejim oylamasına gidiyoruz nihayetinde. Peki, Kılıçdaroğlu ya da bir başkası; muhalefetin cumhurbaşkanı adayının, iyi, mütevazı ve dürüst biri olma ‘ihtimalinin,’ belli yurttaş kesimlerinde ‘kazanamaz’ hissi yaratması sizce de çok ama çok vahim ve rahatsız edici bir durum değil mi? Böyle düşünenler, halka ve kendilerine hangi muameleyi layık gördüğünün farkında mı? Velev ki endişelerinde haklı olsunlar, bu durumu kabullenmek ve siyasetin bu kabulleniş üzerinden belirlenmesini talep etmek, makul görünüyor mu?
Aday kim olur bilinmez. Eğer Kılıçdaroğlu olursa, mecburiyetten değil, mutlulukla oy veririm. Hırslı biri, buna şüphe yok, güzel de o düzeyde siyaset yapıyor, nasıl olacaktı? Örneğin Baykal ve şürekâsınınki hırs değil miydi? Hâlâ vekil olan Baykal. Vallahi şekerim, otuz yılımı akademide geçirdim, ne olur bana ihtirastan söz etmeyin!
Yurttaşın günü ve geleceğinin vereceği bir oya bağlı hale gelmesi, yönetim sisteminin bu anti-demokrat/anti-katılımcı niteliği ise asıl büyük derdimiz, kuşkusuz.
Yazı önerileri:
- Malum, temsili demokrasiler/kapitalizm krizde ve Batı ülkeleri bu süreci meşreplerince yaşıyor. Dincilik ve ırkçılık yükselişte. İtalya’da sağ ve sol oylar dengeli gibi görünmekle birlikte, biraz da solun tutumu nedeniyle sağ-aşırı sağ kazanacağa benziyor. Müstakbel başbakan ise tutucu ve gençliğinde Mussolini’ye iltifattan çekinmemiş bir kadın, Giorgia Meloni. Konu hakkında Işın Eliçin’in güzel be bilgilendirici yazısını buraya bırakıyorum.
- Arzu Yılmaz’ın, molla rejimi tarafından öldürülen İranlı Masha Amini’nin ardından kaleme aldığı yazı.